HABERLER/NEWS

Gözaltında işkence gören ODTÜ’lü gencin annesi intihar etti

Pazartesi, 3 Mart 2014 – 09:20

2010 senesinde gözaltında işkence gördükten sonra intihar eden ODTÜ mezunu Onur Yaser Can’ın annesi Hatice Can dün intihar etti.

Esrar satın aldığı gerekçesiyle gözaltına alındıktan sonra intihar eden Onur Yaser Can’ın annesi Hatice Can da intihar ederek yaşamını yitirdi. Arkadaşları, Onur Yaser Can’a Emniyet’te işkence yapıldığını ve muhbirlik teklif edildiğini söylemişti.

ODTÜ Mimarlık Fakültesi mezunu Onur Yaser Can, 2 Haziran 2010 günü esrar satın aldığı gerekçesi ile gözaltına alınmıştı. Üzerinde çıkan 11.4 gr. esrarın kendisine ait olduğunu kabul eden Can, olay gecesi Savcılık talimatı ile serbest bırakılmış, ancak salıverilme kararından iki gün sonra Can, ‘evrakta eksiklikler olduğu gerekçesi’ ile tekrar Narkotik Şube’ye çağrılmıştı. İkinci kez Emniyete giden Can burada önüne konan evrakları imzalamıştı. Can, üçüncü kez ifade için şubeye çağırıldığı 23 Haziran 2010’da evinin bulunduğu üçüncü kattan atlayarak yaşamını yitirmişti.

Gözaltına alındığında muhbirlik yapması istenen Can, arkadaşlarına anlattığına göre, emniyette çırılçıplak soyularak yüzü duvara dönük uzun süre bekletilmişti. Can, Polisler tarafından tokatlanmış ve hakarete uğramıştı.

http://haber.sol.org.tr/devlet-ve-siyaset/gozaltinda-iskence-goren-odtulu-gencin-annesi-intihar-etti-haberi-88757

=====================================================

Oğlunun ardından Hatice Can da intihar etti

3 Mart 2014

İşkenceye uğradığı karakola gitmek yerine intihar eden Onur Yaser Can’ın annesi Hatice Can intihar etti

Başka Haber’den Hıdır Tok’un haberi:

“Gözaltında çırılçıplak soyuldum. Duvara yaslanmamı söylediler… Bir süre çömeltilerek bekletildim. Bu süreçte ağlayan, polislere yalvaran bir kişinin sesi dinletildi, tokatlandım, sözlü olarak aşağılandım. Polislerden biri beni telefonla emniyete çağırdı ve önceki ifademden farklı bir ifade imzalattılar. Muhbirlik yapmam söylendi”

Onur Yaser Can karakolda yaşadıklarını arkadaşlarına bu şekilde anlattı. Ardından karakola tekrar çağrıldı. Ancak o çırılçıplak soyularak işkenceye maruz kaldığı karakola gitmek yerine, çırılçıplak soyundu ve kendini evinin camından attı. Genç mimar 23 Haziran 2010′da 28 yaşında hayata gözlerini yummuştu.

Annesi Hatice Can ise dün yani 2 Mart 2014′te intihar ederek yaşamına son verdi. Can uzun süredir psikolojik destek alıyordu.

Onur Yaser Can’ın hikayesi

Onur Yaser Can, İstanbul’da yaşamını sürdürürken, esrar satın aldığı gerekçesiyle, Harbiye’de 2 Haziran 2010’da, İstanbul Narkotik Şube Müdürlüğü ekiplerince gözaltına alındı. Onur Yaser’i yakalayan polis, kolayca tespit edebilecekleri uyuşturucu satıcılarını bilerek yakalamadı.

Avukat bulundurulmadan ifadesi alınan Yaser Can’ın ailesinin telefon numarası üzerinde olduğu halde onlara da haber verilmedi. Zorla yakalanmış olmasına karşın, yakalanma anındaki bedensel, ruhsal sağlık durumunun saptanması için ‘Giriş Doktor Raporu’ yasal zorunluluk olmasına rağmen alınmadı. Savcının gözaltı kararı olmamasına, gözaltına alınmayan şahısların nezarete dahi konulması yasal olarak yasak olmasına karşın; Onur Yaser nezarete alınarak çırılçıplak soyuldu, işkence ve cinsel istismara maruz bırakıldı.

Sorgu sırasında acı içinde polislere yalvaran genç bir insanın sesi dinletilen Yaser, hakarete uğradı, tokatlandı, muhbirliğe zorlandı. İşkence sonrası alınan ‘Çıkış Doktor Raporu’ için yapılan muayene ‘hukuk’ ayaklar altına alınarak işkence şüphelisi polisler huzurunda yapıldı. Rapor, ‘Yakalama ve Gözaltına Alma Yönetmeliği’ne ve ‘İstanbul Protokolü’ne aykırı biçimde hukuk dışı olarak düzenlendi.

Savcının salıverilmesi talimatına karşın ‘Çıkış Doktor Raporu’ndan sonra işkence şüphelisi polisler tarafından tekrar emniyete götürülüp bir süre daha tutuldu. Polisler tarafından düzenlenen ve Onur Yaser’e işkenceyle imzalatılan ifade tutanaklarından salıverilmesi sırasında hiçbir suret verilmeyerek, kendisini şüphe altında hissetmesi sağlandı. Söz konusu ifade ve tutanaklar planlanmış bir şekilde değiştirilmek istendi.

Onur Yaser yakalandığı gecenin hemen ertesi günü, 3 Haziran 2010 tarihinde, telefonla aranarak imzaladığı ifade ve tutanaklarda ‘Tarih hatasının düzeltilmesi’ hilesi ile ikinci kez emniyette çağrıldı. Emniyete gittiğinde, ifadesine bazı eklemeler yapıldı. Loş, karanlık bir ortamda korkutulup, tehdit edilerek yeni ifade ve tutanaklar imzalatıldı. Ancak yeniden zor ve tehditle imzalattırılan ifade ve tutanaklardan da birer suret verilmeyerek kendisinin yine şüphe altında kalması sağlandığı gibi, üzerinde yakalanan esrar maddesini satın aldığı kişinin telefonunu, kim veya kimlerden öğrendiğini hâlâ söylemediği için, 20 gün boyunca tahsis edilen bir polis ekibi tarafından adım adım fiziki olarak izlendi, telefonu dinlendi.

Onur Yaser, bu gelişmelerden sonra çok fazla tedirgin olarak avukata başvurdu. İfadesinin ve imzaladığı tutanakların birer örneğini almak için emniyete giden avukatına ‘Dosya üzerinde gizlilik kararı var’ gerekçesi ile ifadesi ve tutanaklar yine narkotik polislerince verilmek istenmedi. Avukatın ısrarı, yazılı dilekçe vermek ve müdürleri ile görüşmek istemesi sonucunda ifadesi ve ‘Madde Tartım Tutanağı’nı verdiler. Ancak iki kez alınmış olan ifade tutanağında, ifadeyi alan komiser vekili polis memurunun imzası bulunmamaktaydı. Üstelik yakalanmış bir şahsın aynı konudan ilgili Cumhuriyet Savcısı’nın yazılı talebi olmadan tekrar yakalanamayacağı, ifadesinin alınamayacağı yasal bir gereklilik olmasına rağmen, avukatına müvekkilinin yeniden ifadesinin alınacağını söyleyerek Onur Yaser’i, üçüncü kez ifade vermesi için narkotik şubeye çağırdılar.

Çırılçıplak işkence edildiği karakola yeniden gitmek yerine intihar etti

Onur Yaser 3. kez ifadeye gideceği veya tekrar yakalanabileceği ihtimalinin olduğu günün akşamında, 23 Haziran 2010 saat 22.00 civarında, kendisini, oturduğu apartmanın 3. katındaki evinde, odasının penceresinden çırılçıplak bir halde attı. Atladığında hayatta olan Yaser, ambulansın geç gelmesi, götürüldüğü ilk hastanenin başka hastaneye sevk etmesi ve ikinci hastanede de zamanında müdahale edilmemesi sonucu hayatını kaybetti.

Arkadaşları, Onur Yaser’in gözaltına alındıktan sonra yemeden içmeden kesildiğine, ürkek, tedirgin bir halde olduğuna, suskunlaştığına, iş konsantrasyonunun ve psikolojisinin bozulduğuna tanık oldular. Onur Yaser, arkadaşlarına anlattığı ve yaşamına son verme girişiminden bir gün önce kendi el yazısı ile yazdığı ve yarım kalmış olan nota göre, savcının ‘serbest bırakın’ talimatına rağmen emniyette çırılçıplak soyuldu, hakarete uğradı, başkaları hakkında ifade vermeye zorlandı. Ölümünden bir gün önce konuştuğu bir arkadaşına ise şunları anlattı: “Gözaltında çırılçıplak soyuldum. Duvara yaslanmamı söylediler. Öksürtüldüm, bir süre çömeltilerek bekletildim. Bu süreçte ağlayan, polislere yalvaran bir kişinin sesi dinletildi, tokatlandım, sözlü olarak aşağılandım. Polislerden biri beni telefonla emniyete çağırdı ve önceki ifademden farklı bir ifade imzalattılar. Muhbirlik yapmam söylendi.”

Arkadaşı, dosyadaki ifadesinde, “Benimle konuşurken zorlanıyordu, hüngür hüngür ağlıyordu. Söyledikleri zor anlaşılıyordu. İfadeyi imzalaması konusunda tehdit edildiğini söyledi” dedi.

Yaser’in anne ve babası Hatice-Mevlüt Can, yaşamına son verme girişiminde bulunmadan bir kaç saat önce başının belada olduğunu, kendilerinden İstanbul’a gelmelerini istediğini ve kendilerinin Saat 03.00 sıralarında İstanbul’a ulaştıklarında oğullarının artık hayatta olmadığını anımsattı. Aile adalet arama süreçlerini şöyle anlattı:

11 ay süren duruşmada işkencecilere takipsizlik

“Oğlumuzu kaybettiğimiz gün polisler hakkında, suç duyurusunda bulunarak, Oğlumuza, işkence yaptıkları, cinsel istismar yaptıkları ve insanlık dışı bir psikolojik baskı altında tuttukları için ölümüne neden olduklarını belirttik. Şişli Etfal Eğitim Araştırma Hastanesi, Okmeydanı Eğitim Araştırma Hastanesi ve İstanbul 112 İl Ambulans Servisi Başhekimliği görevlileri hakkında da geç müdahale ettikleri gerekçesiyle suç duyurusunda bulunduk. Polisler hakkındaki soruşturma Fatih Cumhuriyet Savcılığı’nda yaklaşık 11 ay sürdü. Bu sürede, soruşturmayı yürüten cumhuriyet savcısı üç kez değişti. Dosyanın İEM bilgisayar image kayıtları hakkında gizlilik kararı konulmasına rağmen, dosyanın tümünde gizlilik kararı varmış gibi, image kayıtlarının dosyaya ithali tarihi itibariyle, dosyanın devamına avukatların erişmesi uzun süre engellendi.

Savcılığın isteği üzerine, ancak talebimizin aksine nezaret odası kameraları değil de yalnızca emniyetin giriş çıkış kameralarını inceleyen bilirkişiler, Onur Yaser’e işkence, cinsel istismar ve kötü muamele yapıldığına ilişkin bir kayda rastlamadıklarını belirtti. Soruşturmayı tamamlayan Cumhuriyet Savcısı Muammer Akkaş bilirkişilerin bu raporu üzerine, 4 polis hakkında işkence suçundan takipsizlik karar verdi. Savcı, ‘Soyut iddialar dışında, kesin ve inandırıcı delil elde edilemediğini’ belirtti. Ancak aynı kararda Narkotik Müdürlüğü bilgisayarlarının imaj kayıtları dikkate alınarak, iki polis hakkında ise resmi belgede sahtecilik suçundan fezleke düzenlendi.”

Onur Yaser Can Davası: Polislerin İşkenceden Değil Evrakta Sahtecilikten Yargılanmasına Aile Tepkili

Tarih 23 Kasım 2012. Onur Yaser Can cinayeti davası duruşması. Baba Mevlüt, anne Hatice ve kardeş Ezgi Sevgi de duruşmada dinleniyor. Duruşma tam 4 ay sonrasına erteleniyor.

İstanbul 6. Ağır Ceza Mahkemesi’nde “Evrakta sahtecilik” suçundan yargılanan Narkotik Şube Müdürlüğü’nde görevli polisler Soner Gündoğdu ve Salih Bahar duruşmaya katılmazken, avukatları hazır bulundu.

Duruşmada, ailenin müdahil olma talebi kabul edlidi. Daha önce Beyoğlu Adliyesi’nde nöbetçi mahkeme, gözaltında işkenceyle ilgili takipsizlik kararı vermişti. Bu davada mahkeme işkence davasını Bakırköy Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderilmesine karar verdi.

Ailenin avukatı Ercan Kanar, dosyanın işkence davası olduğunu, ailenin de bu yönlü talebi olduğunu belirterek, şikayetlere rağmen polisler hakkında resmi belgede sahtecilikle ilgili dava açıldığını söyledi. Kanar, polislerin bir kişinin ölümüne sebep olduğunu belirterek evrakta sahtecilik işleminin de iki kişi tarafından yapılmadığı konunu araştırılması için bilgisayarların teknik üniversiteye gönderilerek bilirkişi raporunun incelenmesi yapılmasını istedi.

Duruşma 3 Mart 2012 tarihine ertelendi.

‘Cinsel saldırıya maruz kaldığından eminim’

Davaya ilişkin konuşan Onur Yaser Can’ın annesi Hatice Can, “Yol katedebilmek istiyoruz. Belli bir noktaya geldik. Belgede sahtecilik yapmaktan iki polis memuru yargılanıyor, ama bu sürecin içinde sadece iki kişi yok. Hepsinin yargılanmasını istiyoruz” dedi.

Beyoğlu Ağır Ceza Mahkemesi’nin, işkence ile ilgili soruşturmada takipsizlik kararı verdiğini ve itiraz ettiklerini hatırlatan Hatice Can, İstanbul Valiliği’nin soruşturma izni vermediğini söyledi. Can, tekrar İstanbul Bölge İdare Mahkemesi’ne itiraz ettiklerini belirterek, “Mahkeme valiliğin kararını bozdu. Cumhuriyet savcılığının dava açmasını bekliyoruz” dedi.

Hatice Can, şöyle konuştu: “Çocuğumun el yazma notunda nasıl işkence gördüğü var. Çırılçıplak soymuşlar, yere çöktürmüşler, çırılçıplak halde duvara yüzü dönük şekilde saatlerce bekletmişler, sürekli ağlayan ve yalvaran bir çocuğun sesini dinletmişler. Bunlar polislerin savcılıkta verdiği ifadelerde de var. 28 yıl boyunca bebekliğinden itibaren ailesinden tek bir kötü ses duymadan, bir fiske dahi vurulmadan büyütülen mimar, müzisyen, heykeltraş, bir genci çırılçıplak soymak, ince arama yapmak, aşağılamak, bu başlı başına bir cinsel tacizdir. Ki bu arada cinsel tacize girebilecek neler yaptıklarını bilmiyoruz çünkü hala kamera kayıtları yok. Bu ülkenin en küçük karakolunda dahi kamera kayıtları var deniliyor, nasıl İstanbul gibi bir kentin Narkotik şubesinde sorgu sırasında çekilen kamera görüntüleri yok. Ben oğlumun cinsel saldırıya maruz kaldığına eminim.”

‘Devlet polisini koruyor’

Baba Mevlüt Can da devletin kendi polisini korumaya çalıştığını söyledi. Can, şunları belirtti: “250. maddenin polislere verdiği geniş yetkiden kaynaklanıyor sanırım bu keyfiyet. Yoksa bizim oğlumuz ne intihar edecek, ne kendini atacak bir çocuktu. Hayatı çok seven bir çocuktu. Ona işkence yapanların eline bir daha geçmemek için canına kıyıyor. Olan bu.”

Kardeşi Ezgi Sevgi Can ise ağabeyi için mücadele edeceklerini dile getirdi, “Onu düştüğü yerden kurtaracağız” dedi. Ezgi Sevgi Can, “evrakta sahtecilik” davasının, ağabeyine yapılan psikolojik işkencenin kanıtı olduğunu söyledi ve ekledi: “Ama bunun ötesinde fiziksel ve cinsel işkence var. Bunun da peşinde koşacağız.”

Onur Yaser Can Davasında Karar: 2 Polise 2 Yıl 6 Ay Hapis Cezası Verildi

Tarih 16 Mayıs 2012. Dava karara bağlanıyor. Sanık polisler işkenceden değil “delil karartma”dan 2 yıl hapis cezası alıyor.

Onur Yaser Can’ın polis baskısıyla bulanıma girerek intihar etmesinin ardından iki polis hakkında açılan “delil karartma” davası İstanbul 6. Ağır Ceza Mahkemesi’nde karara bağlandı.

Karar duruşmasında sanık polisler ve Onur Yaser Can’ın ailesi ve arkadaşları katıldı. Mütalaa üzerine söz alan Avukat Ercan kanar, resmi evrakta sahtecilik yaptıkları sabit olan Narkotik Şube Müdürü Cengiz Melbeyoğlu ve Komiser Hakan Aydın ile polis memurları Muhammet Ongun, Şükrü Velioğlu, Yunus Başay ve Onur Ülker ile ilgili mahkemenin suç duyurusunda bulunmasını talep etti.

Av. Kanar, “Resmi evrakta sahtecilik gibi görünse de, söz konusu olay bir insan hayatını yok etmiştir. Bu tür suçların bir daha işlenmemesi için, insan haklarına dayalı bir hukuk devleti bakımından mahkemenizin suç duyurusunda bulunmasını önemli buluyoruz” dedi.

Av. Kanar, cezanın üst sınırdan verilmesini ve indirime gidilmemesini istedi.

Sanık avukatları ise polislerin resmi evrakta sahtecilik suçunu işlemeye kast etmediği yönündeki iddialarını tekrarlayarak beraat istedi. Sanık avukatı Ahmet Baran Akkaya, Onur Yaser Can’ın gözaltında yaşadıklarını anlattığı intihar notunun sahte olduğunu iddia etti.

Sanık Soner Gündoğdu ise hala ekip şefi olarak görevi başında bulunduğuna dikkat çekerek, beraat talebini yineledi.

Mahkeme, Salih Bahar ve Soner Gündoğdu’nun resmi evrakta sahtecilik yaptığına hükmederek alt sınır olan 3 yıl hapis cezası verdi. Ancak, mahkeme, duruşmalardaki “iyi hal” gerekçesiyle cezada indirime gitti. Polis memurları evrakta sahtecilik yüz kızartıcı suç kategorisinde olduğu için polis memurluğu yapamayacak.

Avukat Kanar’dan karara tepki

Kararı değerlendiren Av. Ercan Kanar, indirim yapılmasını ve alt sınırdan ceza verilmesini kınadı. Av. Kanar, söz konusu resmi evrağın başka bir soruşturmada kullanıldığına dikkat çekerek, TCK 205. maddeden de cezalandırılmaları gerektiğine dikkat çekti. Av. Kanar, “Yargı, kamu görevlilerinin işlediği suçlarda yeterince cesur davranmıyor” diye konuştu.

Öte yandan, Onur Yaser Can’ın gözaltına alındığında kötü muamele, işkence ve cinsel istismara maruz kalmasıyla ilgili iç hukuk yolları tükendiği için aile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne gitmeye hazırlanıyor.

Kaynak: baskahaber.org

http://www.sendika.org/2014/03/iskenceye-karsi-onur-intihari-oglundan-4-yil-sonra-hatice-can-da-intihar-etti/

=====================================================

Onur Yaser Can’ın annesi de intihar etti

İstanbul’da 2010’da yılında gözaltında maruz kaldığı hakaret ve işkence nedeniyle intihar eden 28 yaşındaki ODTÜ’lü mimar Onur Yaser Can’ın annesi Hatice Can da dün yaşamına son verdi. Aradan geçen sürede Can’a işkence yapan polisler sadece evrakta sahtecilikten yargılandı. Eksik yürütüldüğü iddia edilen soruşturmanın ve polisler hakkındaki işkence suçundan takipsizlik kararının altında ise savcı Muammer Akkaş’ın imzası vardı.

03.03.2014 Pazartesi 12:18

Gözaltında gördüğü işkence ve uğradığı cinsel taciz sonucu 2010 yılında İstanbul’da intihar eden mimar Onur Yaser Can’ın annesi Hatice Can da intihar etti. Ailenin avukatı Ercan Kanar “Yaşanan acıya dayanamadı. Psikolojik destek alıyordu” dedi. Hatice Can’ın cenazesi yarın öğle namazının ardından Ankara’da Karşıyaka Mezarlığı’na defnedilecek.

İşkence gördü, cinsel tacize uğradı

28 yaşındaki mimar Onur Yaser Can, 2 Haziran 2010 yılında İstanbul Harbiye’de esrar satın aldığı iddiasıyla narkotik polisi tarafından gözaltına alındı. Avukat bulundurulmadan ifadesi alınan Can’ın gözaltına alındığı ailesine de haber verilmedi. Gözaltına alındığında alınması kanuni zorunluluk olan “Giriş Doktor Raporu” alınmadı. Can’ın gözaltına alınmasına ilişkin savcının gözaltı kararı da yoktu. Can, götürüldüğü Narkotik Şube Müdürlüğü’nde polisin işkence, cinsel taciz ve aşağılamalarına maruz kaldı. Can, karakolda yaşadıklarını, “Gözaltında çırılçıplak soyuldum. Duvara yaslanmamı söylediler… Bir süre çömeltilerek bekletildim. Bu süreçte ağlayan, polislere yalvaran bir kişinin sesi dinletildi, tokatlandım, sözlü olarak aşağılandım. Polislerden biri beni telefonla emniyete çağırdı ve önceki ifademden farklı bir ifade imzalattılar. Muhbirlik yapmam söylendi” diye anlatmıştı. “Çıkış Doktor Raporu” da işkence şüphelisi polislerin yanında hukuk dışı olarak düzenlendi. Savcının salıverilmesine yönelik talimatına rağmen daha sonra yeniden emniyete götürüldü ve bir süre daha tutuldu.

Dayanamadı intihar etti

Salıverilmesinin ertesi günü polislerin telefonla arayarak, tutanaklardaki “tarih hatasının düzeltilmesi” gerekçesiyle yeniden emniyete çağrılan ve başkaları aleyhinde ifade vermeye zorlanan Can, bir avukata başvurdu. İfadesinin bir örneğini almak için emniyete giden avukata, “dosyada gizlilik kararı var” denilerek tutanaklar verilmek istenmedi. Avukatın ısrarı ve yazılı dilekçe vererek müdürleri ile görüşmek istemesi üzerine belgeler verildi. İfadesi işkence altında iki kez alınmış olmasına rağmen, polisler üçüncü kez emniyete çağrınca Can, 23 Haziran 2010’da oturduğu evin balkonundan kendini atarak intihar etti.

Takipsizlik kararı veren savcı Muammer Akkaş’tı

Onur Yaser Can, intihar etmeden birkaç saat önce anne ve babası Hatice-Mevlüt Can ile konuştu ve başının belada olduğunu anlatarak, İstanbul’a gelmelerini istedi. Aile oğullarının intiharının ardından polisler hakkında suç duyurusunda bulundu. Anne Hatice Can, psikolojik tedavi görmeye başladı. İşkence yapan polisler ise işkenceden ceza almadı. Soruşturmada işkence iddiasını kanıtlayabilecek nezaretteki kamera görüntüleri talebe rağmen savcılık tarafından incelenmedi. Savcı işkence şüphelisi polisler hakkında takipsizlik kararı verdi. Polisler hakkında sadece bilgisayardaki imaj kayıtlarında oynama yaptıkları iddiasıyla resmi belgede sahtecilikten fezleke düzenlendi. Soruşturmayı yürüten savcı ise geçtiğimiz günlerde yolsuzluk ve rüşvet soruşturmasında dosya elinden alınarak, Tekirdağ’a gönderilen Muammer Akkaş’tı. İstanbul 6. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen sahtecilik davasına ise polisler Soner Gündoğdu ve Salih Bahar katılmadı.

İstanbul Valiliği de işkenceyle suçlanan polisler hakkında soruşturma izni vermedi. İşkence suçuna yönelik verilen takipsizlik kararına aile, itiraz etti ve mahkeme valilik kararını kaldırarak, işkence suçundan dava açılmasına karar verdi. 16 Mayıs 2012’de açılan dava sonuçlandı ve polislere işkenceden değil, “delil karartmadan” 2 yıl hapis cezası verildi.

Ailenin avukatı Ercan Kanar bu davada yargılanmayan diğer sorumluların da mahkeme önüne çıkması için itirazda bulundu. Kanar, dönemin Narkotik Şube Müdürü Cengiz Melbeyoğlu ve Komiser Hakan Aydın ile polis memurları Muhammet Ongun, Şükrü Velioğlu, Yunus Başay ve Onur Ülker ile ilgili mahkemenin suç duyurusunda bulunmasını talep etti.

Talepleri reddedildi. Kanar itirazını Anayasa Mahkemesi’ne taşıdı.

“Hafif cezaya” itiraz Yargıtay’da

Avukat Ercan Kanar, ayrıca polislerin 2,5 yıl ceza almasına da itiraz ettiklerini, olayın Yargıtay’da değerlendirmede olduğunu belirtti. Kanar, cezanın daha ağır olması yönünde başvuru yapmıştı.

Anne ve baba, oğulları Onur Yaser Can’ın intihar edecek bir yapıda olmadığını, son derece yaşam dolu olduğunu anlattı. Devletin işkence yapan polisleri koruduğundan şikayet etti.

Ve bütün bu sürecin sonunda, oğlunun kaybı ardından uzunca zamandır psikolojik tedavi gören Hatice can da intihar etti. Ailenin avukatı Ercan Kanar “Yaşanan acıya dayanamadı” dedi.

Hatice Can’ın cenazesi yarın öğle namazının ardından Ankara’da Karşıyaka Mezarlığı’na defnedilecek.

http://www.cnnturk.com/haber/turkiye/onur-yaser-canin-annesi-de-intihar-etti

=====================================================

Babanın isyanı: Adaletsizlik canımızı acıtıyor

Babanın isyanı: Adaletsizlik canımızı acıtıyor
03/03/2014 14:32
İstanbul’da, dört yıl önce esrar bulundurduğu gerekçesiyle gözaltına alınan ve emniyette çıplak aramaya ve baskıya tabi tutulduktan sonra intihara sürüklenen 28 yaşındaki mimar Onur Yaser Can’ın annesi Hatice Can da oğlunun yokluğuna dayanamayarak, hayatına son verdi. Baba Mevlüt Can isyanda: Adaleti görseydik, böyle olmazdı

İSTANBUL – İstanbul’da, dört yıl önce esrar bulundurduğu gerekçesiyle gözaltına alınan ve emniyette çıplak aramaya ve baskıya tabi tutulduktan sonra intihara sürüklenen 28 yaşındaki mimar Onur Yaser Can’ın annesi Hatice Can da oğlunun yokluğuna dayanamayarak, hayatına son verdi. 61 yaşındaki Can, dün Ankara ’daki yedinci katta bulunan evin penceresinden kendisini aşağıya bırakarak, intihar etti. Anne Hatice Can, oğlunun ölümünden sonra bir süre tedavi görmüş ve emekliliğe ayrılıp eşi Mevlüt’le ‘www.onuryasercan.com’ adlı bir site kurarak, oğlunun adalet mücadelesini sürdürmüştü.

Dayanamadı, oğlunun peşinden gitti…

Eşi Mevlüt Can, ailece Türkiye İnsan Hakları Vakfı bünyesinde tedavi gördüklerini ve psikolojik destek aldıklarını belirtiyor. Eşinin son günlerde hastaneye yatmak istediğini fakat fırsat bulamadıklarını anlatan Mevlüt Can, uğradıkları adaletsizlik karşısında çok yıprandıklarını kaydediyor:

“Üç buçuk yıldır adalet arıyoruz. Adalet bulamadığımız için ben de o da yoksunluk hissediyorduk. Düşünebiliyor musunuz İstanbul 8. İdare Mahkemesi, o kadar güzel karar verdi ki, aslında işkenceyi tespit etti. Ancak İstanbul İl Disiplin Kurulu, iki polise maaş kesim cezası verdi, sonra 300 gün kıdem durdurmaya çevirdi. Sadece bizim Danıştay’da önümüzü kesmek için… Bu karara itiraz ettik. 54. İdare Mahkemesi, ‘Sizin bu konuda zarara uğramışlığınız ve dava açma hakkınız yok’ dedi. Bir mahkeme işkenceyi tespit ediyor, diğeri bu işten zarar görmediğimizi söylüyor. Adaletsizlik canımızı acıtıyor, yüreğimizi kanırtıyordu. Onun Hatice’ye olan etkisi… Ben ağlayabiliyordum, o ağlayamıyordu. Artık normal bir hayat yaşamıyoruz. Adaleti bir nezbe görebilseydik, belki yüreğimize biraz su serperdi.”

‘BIRAKMADILAR YANINA GİDEYİM’

Yarın Ankara’da toprağa verilecek olan Hatice Can, 2012 yılında çıkan smail Saymaz’a ait ‘Sıfır Tolerans’ adlı kitapta, oğlundan sonraki yaşamını şöyle anlatmıştı: “Ben onu önce içimde var ettim, sonra kucağıma var ettim, emdirdim, kocaman bir adam oldu ve bana ihtiyacı varken nasıl oldu da yetişmedim diye kendime sormaktan… Dedim ki, Onur gittiyse bu dünyadan bir daha güneş doğmaz, dünya dönmez, yaşam olmaz. O sıra babası hukuk mücadelesini bırakmadı. Onur’un yanına gitmeye niyetliyim açıkçası; yemiyorum, içmiyorum; zayıfladım. İzin vermediler gideyim yanına. Hastanelere yatırdılar. Kendime geldikten sonra dedim ki, Onur hayatından koparıldı Hatice, eşin doğru şeyler yapıyor, hadi onunla yola çık. Benim oğlum var ama 28 yaşında delikanlı, yaşlanmayacak. Ben 55 yaşındayım. 27 yıl onunla yaşadım. Ömrümün yarısını. Onun hak mücadelesinde iğneyle kuyu kazdığımızı biliyorum. Ama sanki şimdi ben Onur’u iki yaşında eyledim. Bir nebze yol kat ettik. Yani onu ben yeniden büyütüyorum İsmail Bey.
Onur o kadar üretken bir çocuktu ki, ne kadar ömrüm kaldı bilmiyorum, bize bıraktıklarını yaşatmak için ömrüm yetse keşke diyorum. Bu dünya Onur Yaser’e haksızlık edildiğini bilecek. Buradan güç alıyorum. Emekli oldum. İnanın, her gün bilgisayar başındayım, mesai yapar gibi oğlumun hak mücadelesi için çabalıyorum. Beni ayakta tutan güç, bu… Onur çok sevdiği, aşkla bağlı olduğu hayatından koparıldı. Buna kimsenin hakkı yoktu. O sadece hayatına devam etmek istiyordu. İnandığı gibi. Dost olarak, insan olarak, inandığı değerlerle, kapitalizmin getirdiği haksızlıklara, çevre katliamına karşı çıkarak… Onur’a hiç kimse alışveriş merkezi projesi yaptıramazdı, biliyor musunuz? Onun amacı, eski eserlere, çevreye ve insana saygı duyan projeler üretmekti. Ünlü bir mimar olacaktı, inandığı değerlerle. Ülkemiz de çok nadir yetiştirebildiği değerlerinden birini yitirdi. Bu kadar kolay olmamalı bu.”

ÇIPLAK ARAMAYA TABİ TUTULMUŞTU

İstanbul’da mimarlık yapan Onur Yaser Can, 28. yaş gününden bir gün öncesine, yani 2 Haziran 2010’a dek mutlu bir yaşam sürüyordu. O gün bir uyuşturucu tacirinin izini süren polis, satıcıyı değil, satıcıdan 11 gram esrar aldığı iddiasıyla Can’ı gözaltına aldı. Polis Muhammet Ongun ve Onur Ülker, İstanbul Emniyeti’ne götürdükleri Can’ı ince aramadan geçirdiler. İnce arama; şüphelinin çırılçıplak soyulması ve anüse dahi bakılması demekti. Şüphelilerin çömeltilerek öksürtülmesi söz konusuydu.

Onur Yaser Can davasında 2 polise hapis cezası

Korkuya kapılan Can, serbest bırakıldıktan sonra polisler ulaşmasın diye telefonunu iptal etti. Fakat Narkotik Şubesi’nde görevli Soner Gündoğdu, iş yerini arayıp Can’ı emniyete çağırdı. O da 4 Haziran’da emniyete gitti. Önüne konulan ifadeyi imzalaması istendi. Evrakı incelediğinde, “Hacı’nın referansıyla uyuşturucu aldığı” şeklindeki ifadeye itirazda bulundu. “Böyle bir ifade vermedim” dedi. İddiaya göre, baskı sonucu evrakı imzaladı. O andan itibaren, takip edildiğini, evinin basılacağını, kendisi yüzünden arkadaşlarının başının belaya gireceğini düşünmeye başladı.

ODTÜ’lü genç işkence yüzünden mi ölüme gitti?

Polis, Can’ın bir kez daha ifadeye gelmesi gerektiğini söyledi. 24 Haziran’a tarih verildi. Can ise gitmekten çekiniyordu. Akşam arkadaşı Cihan Pehlivan ve Duygu Erkuş’la buluştu. Arkadaşlarına, ağlayarak şunları anlattı:

“Çırılçıplak soyulduktan sonra çömelmesini istiyorlar.’Öksürürken kıçından bir şey çıkacak senin’ diyorlar. Tekrar ayağa kalkıyor, tekrar çömelmesini ve öksürmesini istiyorlar. İsim vermesi isteniyor ve ‘Şebeke içerisinde misin?’ gibi sorular soruluyor. Torbacının ismini verdiğini, torbacıya ulaşacaklarından korktuğunu söyledi. İfadenin içeriğini sorduğumda, hatırlamadığını söyledi. Loş bir ortamda olduğunu ve baskıdan ötürü ne deseler evet dediğini ve imzaladığını söyledi. ‘Beni muhbir yapmaya çalıştılar’ diyordu. Satıcı ve şebeke üyesi gibi yargılanacağından bahsediyordu. Kendisine yardım etmesinden dolayı patronunun bile yargılanacağından düşünüyor ve korkuyordu.”
Ve 23 Haziran… Can, gece babası Mevlüt ve annesi Hatice’yi aradı. Başında adli sıkıntı olduğunu, telefonla konuşmak istemediğini söyledi. Ailesi Ankara’dan yola çıktı. Can telefonu kapattıktan sonra çırılçıplak vaziyette odansının penceresine çıktı, kendisini üçüncü kattan aşağıya bıraktı. Anne Hatice Can, oğlunun intiharından habersiz, “Oğlum 22.45’te yola çıktık. Yoldayız, geliyoruz. Duymuyor musun çocuğum, niye telefonu açmıyorsun anacağım?” diye mesaj gönderdi. Arayan, Onur Yaser değil, bir arkadaşı oldu. “Onur intihar etti” dedi, “Sizi hastanede bekliyoruz.” Ne var ki, müdahaleler kurtarmaya yetmedi.

POLİSE SAHTECİLİKTEN CEZA

Onur Yaser’in ölümünden sonraki ilk dava kime mi açıldı? Onur Yaser’e. Ölümünden altı gün sonra ‘uyuşturucu ve uyarıcı madde satın almak’ almak’ iddiasıyla TCK’nın 191. maddesi gereğince Beyoğlu 4. Sulh Ceza Mahkemesi’nde yargılama başladı.
Savcılığın Narkotik Suçlarla Şube Müdürlüğü bilgisayarlarında yaptırdığı teknik incelemede; Onur Yaser’in salıverilmesinden on iki ile ila on beş saat sonra, yedi dökümanda değişiklik yapıldığı saptandı. Ayrıca ifadesinin salıverildikten sonra düzenlendiği belirlendi.

Evrakları hazırlayan polis Soner Gündoğdu ve Salih Bahar hakkında ’resmi resmî belgede sahtecilik’ iddiasıyla İstanbul 6. Ağır Ceza Mahkemesi’nde dava açıldı. Mahkeme, iki polisi ikişer yıl altışar ay hapse çarptırdı. Buna karşın dört polis hakkında ‘işkence ve cinsel saldırı’ iddiasına ilişkin ek kovuşturmaya yer olmadığına hükmedildi. Bu dosya 14 Haziran 2012’de AİHM’e taşındı.Haber: İSMAİL SAYMAZ

http://www.radikal.com.tr/turkiye/babanin_isyani_adaletsizlik_canimizi_acitiyor-1179310

=====================================================

Evlat acısına dayanamadı, o da canına kıydı

3 Mart 2014
Evlat acısına dayanamadı, o da...

Üç kere Emniyet’e çağrıldıktan sonra intihar eden ODTÜ’lü Onur Yaser Can’ın annesi Hatice Can da dün sabah canına kıydı.

Ailenin avukatı Ercan Kanar “Yaşanan acıya dayanamadı” dedi. Can’ın intiharına ilişkin dava ise AİHM’ye taşınmış durumda.

ODTÜ Mimarlık Fakültesi mezunu olan ve üç dil bilen Can, 2 Haziran 2010 günü esrar satın aldığı gerekçesi ile gözaltına alındı.

Üzerinde çıkan 11.4 gr. esrarın kendisine ait olduğunu kabul eden Can, olay gecesi Savcılık talimatı ile serbest bırakıldı. Ancak salıverilme kararından iki gün sonra Can, ‘evrakta eksiklikler olduğu gerekçesi’ ile tekrar Narkotik Şube’ye çağrıldı.

İkinci kez Emniyete giden Can önüne konan evrakları imzaladı ve Emniyet’ten ayrıldı. Can, üçüncü kez ifade için şubeye çağırıldığı 23 Haziran’da evinin bulunduğu üçüncü kattan atlayarak yaşamını yitirdi.

‘KORKUYORDUM’

Can ikinci gün yaşadıklarını ise “Stres altındaydım. Ortam loştu. Acele ettirildim. Korkuyordum. Belgeleri tam okuyamadan imzaladım” sözleri ile dile getirdi. Can, gözaltında, üstü aranırken çırılçıplak soyulduğunu, diz çöktürülerek öksürtüldüğünü anlattı.

İntihar sorgusunda 2 polise ceza

Olayda sorumluluğu bulunduğu iddia edilen polisler Soner Gündoğdu ve Salih Bahar’ın yanı sıra hakkında dava açıldı.

DURUŞMA İÇİN ANKARA’YA GELDİLER 

Can’ın anne babası da her duruşma için Ankara’dan İstanbul’a geldi. Baba Mevlüt ve anne Hatice Can, yaptıkları çağrılarda sorumluların cezalandırılmalarını talep etti.

Can’ın davası Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne taşınırken dün sabah anne Hatice Can’ın da intihar ettiği öğrenildi.

Ailenin avukatı Ercan Kanar “Yaşanan acıya dayanamadı. Psikolojik destek alıyordu” dedi.

‘TAKİP ALTINDAYDI’

Baba Mevlüt Can, açılan dava kapsamında görülen duruşma sonrasında “Olay basit bir bir belgede sahtecilik değil. Oğlumun ölümüne giden yolu açmıştır. Oğlum intihar edene kadar takip altında tutulmuştur” açıklaması yapmıştı.

Can Ailesi’nde, yıllar önce çekildiği anlaşılan bu fotoğraf karesinden geriye, baba Mevlüt ve ailenin ikinci çocuğu Ezgi Sevgi  Can kaldı.

Can Ailesi, çıkan mahkeme kararını oğullarına, verdikleri bu ilanla dile getirdi.

Dinçer GÖKÇE

dgokce@hurriyet.com.tr

=====================================================
Bu ilanı veren anne intihar etti
2010 senesinde gözaltında işkence gördükten sonra intihar eden ODTÜ mezunu Onur Yaser Can’ın annesi Hatice Can dün intihar etti.

Yayınlanma tarihi: 03 Mart 2014 Pazartesi

Esrar satın aldığı gerekçesiyle gözaltına alındıktan sonra intihar eden Onur Yaser Can’ın annesi Hatice Can da intihar ederek yaşamını yitirdi. Arkadaşları, Onur Yaser Can’a Emniyet’te işkence yapıldığını ve muhbirlik teklif edildiğini söylemişti.

ODTÜ Mimarlık Fakültesi mezunu Onur Yaser Can, 2 Haziran 2010 günü esrar satın aldığı gerekçesi ile gözaltına alınmıştı. Üzerinde çıkan 11.4 gr. esrarın kendisine ait olduğunu kabul eden Can, olay gecesi Savcılık talimatı ile serbest bırakılmış, ancak salıverilme kararından iki gün sonra Can, ‘evrakta eksiklikler olduğu gerekçesi’ ile tekrar Narkotik Şube’ye çağrılmıştı. İkinci kez Emniyete giden Can burada önüne konan evrakları imzalamıştı. Can, üçüncü kez ifade için şubeye çağırıldığı 23 Haziran 2010’da evinin bulunduğu üçüncü kattan atlayarak yaşamını yitirmişti.

Gözaltına alındığında muhbirlik yapması istenen Can, arkadaşlarına anlattığına göre, emniyette çırılçıplak soyularak yüzü duvara dönük uzun süre bekletilmişti. Can, Polisler tarafından tokatlanmış ve hakarete uğramıştı. Ailesi gazetelere alttaki ilanı vermişti.

http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/46741/Bu_ilani_veren_anne_intihar_etti.html#

=====================================================
 4, Salı, 2014, 23:23Onur Yaser Can’ın babası konuştuUyuşturucu bulundurmaktan yakalanan, işkence gördüğü karakola yeniden çağrılınca da oraya gitmek yerine intiharı seçen Onur Yaser Can’ın annesi ise Pazar günü intihar etmişti. Oğlunu ve eşini yitiren acılı baba Mevlüt Can, bir televizyon programına konuk olup “hukuksuzluk” olarak değerlendirdiği yaşananları anlattı.

4 yıl önce esrar satın aldığı iddiasıyla nezarete götürülüp işkence gördüğü, ardından gerçekleşen intiharının yaşadıklarıyla bağlantılı olduğu söylenen ODTÜ Mimarlık Fakültesi mezunu Onur Yaser Can’ın uzun süredir psikolojik destek alan annesi Hatice Can da önceki gün intihar etti. Oğlunu ve eşini yitiren baba Mevlüt Can, CNN Türk’te yayınlanan 5N1K programına konuk oldu.

İstanbul 8. İdare Mahkemesi’nin kararını okuyarak konuşmasına başlayan Mevlüt Can, şunları söyledi:

HUKUKSUZLUK YAŞANDI Benim oğlum kayıt dışı yakalanmış, işkence görmüş, serbest bırakılmış bu süreç sonrasında da intihara sürüklenmiştir. Hiçbir Cumhuriyet Savcısının oğlumun yakalandığından, serbest bırakıldığından haberi olmamış. 2 Haziran 2010 yılında esrar almak üzere bir telefon görüşmesi yapmış.

Bu konuşma, teknik takibe takılıyor bunun üzerine oğlum suç üstü yakalanıyor. Bu aşamadan itibaren hukuksuzluk başlıyor. Yakalayan ekibin teknik dinlemeden yakalamadığı ortaya çıkıyor. Oğlumun nereye götürüldüğünü bilmiyoruz.

CANINA KIYANA KADAR, TAKİP EDİLMİŞ İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nden mahkeme dosyasına gönderilen yazıda, oğlumuzun nezarethaneye konulmadığı, gözaltına alınmadığı tespiti yapılmıştır. Asıl itiraf ettirmek istedikleri torbacının telefon numarasını kimden aldığı. Bundan önce zaten çırılçıplak aranıyor. İnce aramaya tabii tutuluyor. Kaç paralık mimarsın deniliyor. Hakaret ediliyor. Bir süre sonra itirafı alamıyorlar ve doktora götürülüyor. Doktor raporu sadece bir darp raporu. Götüren kişiler de işkenceyi yapan 3 kişilik bir ekip.

Savcılık gözaltına alınmama kararı veriyor. Ertesi gün iyi polis rolü oynayan bir polis memuru Onur’un bilmediği bir polis memuru. Soner diye bir polis memuru. Oğlumuzu arıyor ve diyor ki; senin imzaladığın tutanaklarda bir takım hatalar var. Bunları düzeltmemiz gerekiyor. Lütfen gelir misiniz? Onur da acaba hafta sonu gelsem olur mu diyor.

Cumartesi günü, Vatan Caddesi’ndeki Emniyet Müdürlüğü’nün girişindeki bir kafeteryada bir polis memuru tarafından karşılanıyor. Loş, karanlık olan bu yerde çok iyi okumadığı tutanaklar yeniden imzalattırılıyor. Korkutarak, telaşla yaptırıyorlar. Sonrasında imzaladığı tutanak örnekleri verilmiyor. ‘İşte arkadaşlarla uçuyorduk’ gibi bir takım ilave bilginin ifadesine konulduğunu okuyor. Bunun başına büyük bir bela olacağını düşünüyor. Kendisini şüphe altında hissediyor. Sonra Onur, 3 kişilik ekip tarafından, canına kıyana kadar, takip ediliyor.

ONLARCA POLİS OPERASYONA DAHİL Onur, arkadaşlarına uzun süredir izlendiğini söylüyor. Bu kadar izlendikten sonra bunalıyor ve 21 Haziran’da bir avukata vekalet veriyor. Vekaletten sonra 13 Nisan’da başlayan ilk mahkeme kararı ile başlayan ve 22 Haziran’da iki mahkeme kararı varken yeni teknik takip kararı varken operasyon sonlanıyor. Çete üyeleri yakalanıyor. 550 gram esrar yakalıyorlar. Koskocaman çete. Onlarca polis bu operasyona dahil oluyor.

İŞKENCE GÖRMESİN DİYE İNTİHAR EDİYOR Onur, vekâlet verdiği avukattan 24 Haziran’da yeniden ifadesine başvurulacağını öğreniyor. Tekrar polisin eline düşmemek, çırılçıplak soyulup işkence görmemek için kendisini bulunduğu 4. kattan çırılçıplak olarak maalesef atıyor.

Bu süreçte dava açmamız kolay olmadı. Soruşturmamızda 3 tane Cumhuriyet savcısı değişti. Son olarak atanan Cumhuriyet Savcısı Muammer Akkaş, işkence cinsel saldırı, kötü muamele nedeniyle kovuşturmaya yer olmadığını, ancak iki polis memurunun resmi evrakta sahtecilik yaptıklarından dolayı haklarında iddianame açılmasına ilişkin bir karar veriliyor. Yargılama sonrasında, 2 polis memuruna 2,5 yıl hapis ve devlet memurluğundan men cezası veriliyor.

=====================================================

Hatice Can Toprağa Verildi: “Adalet Olsa, Ölmezlerdi

Çarşamba, Mart 05, 2014
Esrar içtiği suçlamasıyla üç kez emniyete çağrılan, çıplak arama işkencesine maruz kalan ve psikolojik baskı altında kalan ODTÜ mezunu Onur Yaser Can’ın 2010 yılındaki intiharının ardından, annesi  Hatice Can da önceki gün acıya dayanamayarak intihar etmişti.Geride kalan kızı ve eşi dün Hatice Can’ı uğurlarken, “Adalet olsa ölmezlerdi” diye feryat etti.Hatice Can’ın Karşıyaka Mezarlığı’ndaki cenaze törenine yakınları katıldı.

Hatice Can’ın eşi Mevlüt ve kızı Ezgi Sevgi Can tören sırasında ayakta durmakta zorlandı.

Can’ın cenazesi cenaze namazının ardından Karşıyaka Mezarlığı’nda toprağa verildi.

Hatice Can’ın eşi Mevlüt Can, “Adalet tecelli etseydi, bugün eşim de ölmeyecekti, oğlum da. Adalet istiyoruz” dedi.

=====================================================

‘Kızımla ikimiz kaldık ama adalet için mücadele edeceğiz’

Eklenme tarihi: 2014-03-04 15:43:15

Gözaltında gördüğü işkenceden sonra intihar eden Onur Yaser Can’ın ölümüne ve adaletsizliğe daha fazla yüreği dayanamayarak intihar eden anne Hatice Can bugün Karşıyaka Mezarlığı’nda defnedildi.

Anne Can’ın cenaze törenine yakınları, insan hakları savunucuları, ODTÜ’den öğretim görevlileri ve öğrenciler de katıldı. Anne Can’ın defnedilmesi sırasında “Katil devlet hesap verecek” sloganları atıldı.

‘HIRSIZLARIN, ADALETİ Mİ OLUR?’

Eş Mevlüt Can mezarın başında bir süre bekledi. Bu durum törendekileri duygulandırdı. Hatice Can’ın kızı Ezgi Can da annesine ellerini uzatarak, “Annem aldılar seni. Gitme annem” diyerek göz yaşları döktü. Ezgi Can kalabalığa, “Onur’un da annemin de katili devlettir. Hesap soracağız” dedi. Defin işleminin ardından gazetemize konuşan Mevlüt Can, “Sanıyorlar ki adalet mücadelemizi bizi sindirerek, yok ederek bitirecekler. Kızımla ikimiz kaldık belki ama bu mücadeleyi sahiplenen insanlarla dolu burası. Bakın kaç kişiyiz; kaç oğlum var burada. Kaç Hatice var burada, hırsızların yolsuzların adaleti mi olur; yok bunu gördük. Adalet için hep beraber mücadele edeceğiz” diye konuştu. Mevlüt Can, hukuki mücadelelerini sürdüreceklerini söyledi. Can ayrıca davanın AİHM’e de taşındığını söyledi. Can, tüm kamuoyunu bu süreci takip etmeye ve destek vermeye çağırdı. (Ankara/EVRENSEL)

=====================================================

Analarımız acıdan ölüyor!

Emniyette gördüğü işkence ve baskılar nedeniyle 2010 yılında intihar eden ODTÜ’lü Onur Yaser Can’ın annesi Hatice Can da oğlunun acısına dayanamayarak intihar etti. Ailenin avukatı Ercan Kanar “Yaşanan acıya dayanamadı. Psikolojik destek alıyordu” dedi

Analarımız acıdan ölüyor!
4.3.2014 – 9:30

Emniyette gördüğü işkenceler nedeniyle psikolojisi bozulan ve intihar eden ODTÜ öğrencisi Onur Yaser Can’ın annesi Hatice Can da oğlunun acısına dayanamayarak yaşamına son verdi. ODTÜ Mimarlık Fakültesi mezunu olan ve üç dil bilen Can, bundan üç yıl önce 2 Haziran 2010 günü “yasaklı madde” satın aldığı gerekçesiyle gözaltına alındı. İstanbul Narkotik Şube Müdürlüğü ekiplerince gözaltına alınan Onur Yaser’i yakalayan polis, kolayca tespit edebilecekleri uyuşturucu satıcılarını ise yakalamadı. Can, olay gecesi Savcılık talimatıyla serbest bırakıldı. Ancak salıverilme kararından iki gün sonra Can, ‘evrakta eksiklikler olduğu gerekçesi’ ile tekrar Narkotik Şube’ye çağrıldı. İkinci kez emniyette giden Can önüne konan evrakları imzaladı ve emniyetten ayrıldı. Günlerce fiziki ve teknik takip altında tutulan Onur Yaser Can,  23 Haziran 2010’da Emniyet’e çağrıldığı gün, yaşadığı psikolojik ve fiziksel işkenceye dayanamayarak evinin penceresinden atlayarak intihar etti.

ACIYA DAYANAMADI
Oğlunun intiharından polisi sorumlu tutan Anne Hatice Can yaşadığı acıya dayanamayarak önceki gün akşam saatlerinde kendi evinde yaşamına son verdi. Oğlunu intihara sürükleyen polislerden hesap sorulmasını isteyen anne Can yıllarca adalet mücadesi verdi. Ailenin avukatı Ercan Kanar “Yaşanan acıya dayanamadı. Psikolojik destek alıyordu” dedi. Avukat Kanar, olayda sorumluluğu bulunduğu iddia edilen polisler Soner Gündoğdu ve Salih Bahar hakkında dava açıldığını, sonuç alınamaması üzerine davanın Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne taşınmak üzere olduğunu söyledi.

***

Akkaş polisleri akladı

Can Ailesi oğullara işkence yapan polisler hakkında suç duyurusunda bulunduklarında polislerin soruşturulmasına gerek olmadığına karar verildi.  Polisler hakkında takipsizlik kararı veren savcı ise Muammer Akkaş’tı. Akkaş kararında ‘Soyut iddialar dışında, kesin ve inandırıcı delil elde edilemediğini’ ifadelerine yer verdi.

***

NE OLMUŞTU?

‘Muhbirlik yapmam söylendi’

İntihar ederek yaşamına son veren Yaser gözaltında yaşadıklarını şu sözlerle anlatmıştı:  “Gözaltında çırılçıplak soyuldum. Duvara yaslanmamı söylediler… Bir süre çömeltilerek bekletildim. Bu süreçte ağlayan, polislere yalvaran bir kişinin sesi dinletildi, tokatlandım, sözlü olarak aşağılandım. Polislerden biri beni telefonla emniyete çağırdı ve önceki ifademden farklı bir ifade imzalattılar. Muhbirlik yapmam söylendi.”

http://birgun.net/haber/analarimiz-acidan-oluyor-11842.html

=====================================================

Onur Yaser Can’ın ardından annesi de intihar etti

Nezarette işkence görmesi üzerine intihar eden ODTÜ öğrencisi Onur Yaser Can’ın ardından annesi Hatice Can da yargıdan adalet bulamayınca yaşadığı acıya dayanamayıp yaşamına son verdi.

Onur Yaser Can'ın ardından annesi de intihar etti

Son Güncelleme: 04.03.2014-10:07

Nezarette işkence görmesi üzerine intihar eden ODTÜ öğrencisi Onur Yaser Can’ın ardından  annesi Hatice Can da yargıdan adalet bulamayınca yaşadığı acıya dayanamayıp yaşamına son verdi.İstanbul’da 4 yıl önce esrar satın aldığı iddiasıyla götürüldüğü İstanbul Narkotik Şube Müdürlüğü’nde işkenceye maruz kaldığı için intihar eden ODTÜ Mimarlık Fakültesi mezunu Onur Yaser Can’ın annesi Hatice Can, önceki gün oğlunun acısına dayanamayarak intihar etti. Balkonundan atlayan anne Can, hayatını yitirdi.
ODTÜ öğrencisi 28 yaşındaki Onur Yaser Can, 2 Haziran 2010 tarihinde Harbiye’de esrar satın aldığı iddiasıyla Narkotik Şube ekipleri tarafından yakalandı. Can, nöbetçi savcının, “İfadesini alıp bırakın” talimatına rağmen, iki gün sonra tutanaklarda eksiklikler olduğu gerekçesiyle yeniden ifade vermeye çağrıldı. Can, üçüncü kez ifade için şubeye çağırıldığı 23 Haziran günü odasından çırılçıplak atlayarak intihar etti.
Emniyet’ten kayıtlar verilmedi
Onur Yaser Can, arkadaşlarına intihar etmeden önce, “Onurumla oynadılar, hakaret ettiler. Çırılçıplak soydurdular. Yere çökerttiler” dedi. Ailesi, Narkotik Şube hakkında işkence ve cinsel saldırı suçlamalarıyla şikâyetçi oldu ama 4 polis memuruna işkence suçundan takipsizlik kararı verildi. Ailenin, sorgu odasının kamera kayıtları ve bilgisayarların imaj kayıtlarının incelenmesi talepleri kabul görmedi. Aile suçu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) taşındı.

Son kahvaltıdan sonra…
Oğlunun ölümüne dayanamayan ve 3,5 yıldır sürdürdüğü hukuk mücadelesinden umduğu sonucu alamayan 56 yaşındaki anne Hatice Can, önceki gün balkondan atlayarak yaşamına son verdi. Hatice Can ile eşi Mevlüt Can, pazar sabahı beraber kahvaltı etti. Çift daha sonra, birlikte gazete okudu. Mevlüt Can, saat 11.00 sularında banyoya girdi. Kısa bir süre sonra kızının sesini duydu. Kızının “anne” diyerek bağırdığını duyan Can, kendini dışarı attı. Eşini evin içinde bulamayan Mevlüt Can, pencereden dışarı baktığında, eşinin cansız bedenini yerde yatarken gördü. Hatice Can’ın cenazesi bugün Ankara Karşıyaka Camii’nde kılınacak öğle namazının ardından toprağa verilecek.

‘Ey oğul, maviş oğul’

Onur Yaser Can’ın, ölmeden bir gün önce bıraktığı not Milliyet’te yayımlanmıştı. Anne Hatice Can, oğlunun yazdığı notların intihar ettikten sonra odasındaki bir kot pantolonun arka cebinden çıktığını söylemişti. Notta, şu ifadeler yer alıyordu: “Çırılçıplak soyulup, yere çöktürülüp öksürtüldükten sonra ulaştığım no’yu ve ismi verdim. Korkuyordum.”
Anne Hatice Can, oğlunun ölüm yıl dönümünde gazetelere ilan vermişti. İlanda, “Ey oğul, maviş oğul, bir güzel mimar ‘İşkenceye sıfır tolerans’ ilkesini benimsediğini iddia eden bir iktidar zamanında ‘halk için emniyet, adalet için hizmet’ sloganını kullanan emniyet teşkilatının kimi görevlileri tarafından sana yapılan zulmü bir kez daha yaşamamak için, hayatının baharında daha 28 yaşında bir fidanken, insanlık onuru adına canını vereli 3 yıl oldu. Duymalarına, görmelerine rağmen susanlar, mühürlü kalplerini açıp, konuşurlarsa, bu vicdanlar daha da artacak ve inanıyoruz ki insanlığın ‘onur’u kazanacak. Rahat uyu oğul” ifadeleri yer alıyordu.

İyi halden kurtuldular
İşkence suçundan haklarında takipsizlik verilen iki polis memuru, Can’ın emniyetteki ifadesinde değişiklik yaptıkları gerekçesiyle “resmi belgede sahtecilik” suçundan davalık oldu ama mahkeme polislere verdiği 3 yıl hapis cezasını sanıkların mahkemedeki iyi hali gerekçesiyle 2 yıl 6 aya indirdi. Emniyet Genel Müdürlüğü ise aynı polislere “Bir günlük aylıktan kesme cezası” verdi. Aile, idare mahkemesine başvurdu. Mahkeme, emniyetin verdiği kararı iptal etti.

Baba Mevlüt Can: Adaletsiz yaşamak çok zor

Milliyet’e konuşan baba Mevlüt Can, yaşadığı acıdan konuşmakta zorluk çekmesine rağmen şunları söyledi:  “Yaşadıklarımız canımızı acıtıyor işte. Hatice’nin canını daha da çok acıtıyordu. Annesi, o doğurmuş. Ben Aleviyim, eşim Sünni. Aşk yaşayarak evlendik. Onun gözleri aynı Onur Yaser’in gözleri gibi masmaviydi. Ben mavişim derdim ona. Öbürüne de mavişim derdim. İki tane mavişimi kaybettim.  Artık adaletin olmadığı bir toplumda yaşamak gerçekten korkunç bir şey. Biz nasıl hakkımızı arayacağız? Oğlumuzu kaybetmişiz. Onur keşke içeride 5 sene yatsaydı. Bir gün çıkacak derdim, onun mücadelesini yürütürdüm. Ama onu yok ettiler. Onunla beraber yakalanan çocuğu İstanbul’da bulduk. Çocuk, ‘Abi beni çırılçıplak soyduklarında kendimi kız gibi hissettim’ diyor. Onu doktora götürüyorlar, sonra bırakıyorlar. Ama oğlumuzu hastaneden sonra tekrar götürüyorlar ve nereye götürdükleri belli değil. ‘GBT’sine bakmak için geri götürdük’ diyorlar, yalan. 1,5 saat nerede tuttuklarını bilmiyoruz. Onur’un işkence gördüğünü söyleyen polislerin tayini çıktı. Konuşmadılar. Tayinlerin nereye çıktığını bilmiyoruz. Onur’un ifadesine ilişkin tek görüntü yok. HSYK soruşturma açılmasına izin vermedi. Her gün canımızı acıttılar. Hatice ile canlarımız farklı yanıyordu. Ben araştırma yapacak güç buluyordum, savcılığa başvuruyordum. CD’leri izliyordum geceler boyu. Bazen bana yardım ediyordu. Ama bütün bu yalanlar, hileler… Son zamanlar artık dayanamıyordu. Hiç adalet bulamadık. Duvara konuşuyorsunuz. Duvardan bile ses gelir. Oğlum için adalet istiyorum.

http://www.milliyet.com.tr/onur-yaser-can-in-ardindan-annesi-sonhaber-1845955/

=====================================================

Hatice Can gözyaşları içinde uğurlandı

Hatice Can gözyaşları içinde uğurlandı
 Mart 2014 15:29
İntihar eden oğlu Onur Yaser Can’ın yokluğuna dayanamayarak intihar eden anne Hatice Can son yolculuğuna uğurlandı.

İstanbul’da, 4 yıl önce esrar bulundurduğu gerekçesiyle gözaltına alınan ve emniyette çıplak aramaya ve baskıya tabi tutulduktan intihar eden oğlu Onur Yaser Can’ın yokluğuna dayanamayarak intihar eden anne Hatice Can son yolculuğuna uğurlandı.

Hatice Can’ın Karşıyaka Mezarlığı’ndaki cenaze törenine yakınları katıldı. Hatice Can’ın eşi Mevlüt ve kızı Ezgi Sevgi Can cenaze töreni sırasında ayakta durmakta zorlandı. Can’ın cenazesi kılınan cenaze namazının ardından Karşıyaka Mezarlığı’nda toprağa verildi. Hatice Can’ın eşi Mevlüt Can, “Adalet tecelli etseydi, bugün eşim de ölmeyecekti, oğlum da. Adalet istiyoruz” dedi.

Ümit KOZAN / ANKARA, (DHA)

http://www.gercekgundem.com/guncel/29034/hatice-can-gozyaslari-icinde-ugurlandi

=====================================================

İntihar Eden Hatice Can Toprağa Verildi

Oğlunun yokluğuna dayanamayıp intihar eden Hatice Can, Karşıyaka Mezarlığı’nda toprağa verildi.

04 Mart 2014 15:06

Hatice Can’ın Karşıyaka Mezarlığı’ndaki cenaze törenine yakınları katıldı.

“ADALET İSTİYORUZ”

Hatice Can’ın eşi Mevlüt ve kızı Ezgi Sevgi Can cenaze töreni sırasında ayakta durmakta zorlandı. Can’ın cenazesi kılınan cenaze namazının ardından Karşıyaka Mezarlığı’nda toprağa verildi. Hatice Can’ın eşi Mevlüt Can, “Adalet tecelli etseydi, bugün eşim de ölmeyecekti, oğlum da. Adalet istiyoruz” dedi.

http://www.haberler.com/oglunun-yokluguna-dayanamayip-intihar-eden-hatice-5743122-haberi/

=====================================================

Hatice Can’a veda

Emniyet’te gördüğü iddia edilen işkence sonucu intihar eden ODTÜ’lü oğlunun acısına dayanamayıp aynı şekilde hayatına son veren Hatice Can son yolculuğuna uğurlandı. Dört yıl içinde oğlu ve eşini kaybeden acılı baba, cenaze töreninde kızını teselli etmeye çalıştı.

NTV
Güncelleme: 16:18 TSİ 04 Mart. 2014 Salı

ANKARA – ODTÜ Mimarlık Fakültesi mezunu Onur Yaser Can, 2 Haziran 2010 günü esrar satın aldığı gerekçesi ile gözaltına alındı. İfadesinin avukatı olmadan işkenceyle alındığı iddia edildi.

Genç mimar, 3. kez ifadeye çağrılınca girdiği bunalım sonucu evinin balkonundan atlayarak yaşamına son verdi.

Oğlunun hakkını arayan acılı anne Hatice Can, 4 yıl boyunca hukuk mücadelesi verdi.

Onur’u sorgulayan polisler hakkında “cinsel saldırı”, “işkence” suçlarından soruşturma açıldı. Davanın sonunda polisler hakkında takipsizlik kararı verildi.

Yaşadığı acıya ancak 4 yıl dayanabilen Hatice Can, oğlu gibi evinin balkonundan atlayarak yaşamına son verdi.

Hatice Can için Ahmet Efendi Camisi’nde düzenlenen törene eşi ve kızının yanı sıra yakınları ve oğlu Onur Can’ın arkadaşları katıldı.

4 yıl içinde ağabeyi ve annesini kaybeden Sevgi Can’ı teselli etmek babası Mevlüt Can’a düştü.

Can’ın cenazesi, öğle vakti kılınan namazın ardından Karşıyaka Mezarlığında toprağa verildi.

Gökhan GERÇEK

http://www.ntvmsnbc.com/id/25502457/

=====================================================

Onur Yaser Can’ın babası CNN TÜRK’e konuştu

Tarih: 04.03.2014 21:21

2010 yılında İstanbul’da gözaltına alınan ve emniyette gördüğü hakaret ve işkence nedeniyle intihar eden 28 yaşındaki ODTÜ’lü mimar Onur Yaser Can’ın ailesi başlattığı hukuk mücadelesinden sonuç alamadı. Önceki gün de Onur’un annesi oğlunun yokluğuna ve bu çaresizliğe dayanamayarak intihar etmişti. Baba Mevlüt Can, CNN TÜRK’te Cüneyt Özdemir’in sunduğu 5N1K programına katılarak yaşadıklarını anlattı. Baba, “Benim çocuğum kayıt dışı yakalanmış kayıt dışı işkence görmüş ve bu süreç sonunda intihara sürüklenmiştir. Oğlum çırılçıplak soyulup işkence görmemek için intihar etti” dedi.

=====================================================

Oğlunun ardından intihar eden Hatice Can toprağa verildi

Başkentte evinin penceresinden atlayıp intihar eden Hatice Can’ın cenazesi toprağa verildi.

04.03.2014 Salı 15:03

Hatice Can için Karşıyaka Mezarlığındaki Ahmet Efendi Camisi’nde düzenlenen törene eşi ve kızının yanı sıra yakınları ve oğlu Onur Can’ın arkadaşları katıldı.

Can’ın cenazesi, öğle vakti kılınan namazın ardından Karşıyaka Mezarlığında toprağa verildi.

Ankara’daki evinde intihar eden Can’ın oğlu mimar Onur Can, 4 yıl önce uyuşturucudan gözaltına alınmış, emniyette kötü muameleye maruz kaldığı öne sürülen genç, İstanbul’daki evinin penceresinden atlayıp intihar etmişti.

=====================================================
=====================================================
muhalefet şerhi
Eleştirel Hukuk Notları← Yasama yetkisinin aşırı kullanımı
Onur Yaser Can, Hatice Can, işkence ve cezasızlığın ağır bedeli…
Posted on March 4, 2014 |
Dünden beri o sıcak gündemi filan bıraktım, dönüp dönüp aynı haberleri okudum boğazıma oturmuş bir yumruyla; karakolda işkence yaşadıktan sonra intihar eden Onur Yaser Can’ın ardından annesi Hatice Can’ın intiharı..
Bugün bu ülkede bir cenaze daha kalkıyor… Tıpkı Aralık ayında Roboski anmasında kalp krizi geçiren Miran Encü, kalbi dayanmayan Mehmet Ayvalıtaş’ın annesi Fadime Ayvalıtaş, otuz üç yıl kayıp oğlu için mücadele veren cumartesi annelerinin simgesi Berfo Ana ve daha niceleri gibi acılı bir anne daha toprağa verilecek… Kaç kayıp, işkence mağduru, infaz edilenlerin annelerinin acısıyla dolu bu topraklar? Ne zaman hesabı sorulacak bu acıların?
Bir blog kurmuş Onur Yaser Can’ın ailesi, hukuk mücadelelerine devam etmişler yıllarca. Blogta yazılanlara bakarken bir hukukçu olarak sormadan edemiyor insan; acaba karakola yeniden çağrıldığında intihar eden Onur Yaser Can polislerin kendisine defalarca işkence edemeyeceği ve bu polislerin işkenceden yargılanma olasılığını azıcık da olsa görseydi  intihar eder miydi? Hatice Can verdikleri hukuk mücadelesinde polislerin bir kısmının evrakta sahtecilikten en hafif cezalara çarptırıldığına ve pek çoğunun cezasızlığına tanık olmanın çaresizliğini ve yorgunluğunu yaşamasaydı bugün toprağa veriliyor olur muydu?… “Adaletsizlik canımızı acıtıyor” demiş baba Mevlüt Can, “Adaleti görseydik, böyle olmazdı”… Birileri bu aileye yaşattıklarının sorumluluğunu üstlenebilecek mi?
İsmail Saymaz’ın Sıfır Tolerans adlı kitabında bir görüşmesi yer alıyor Hatice Can’ın; bu satırlar her şeyi öyle ağır bir çıplaklıkla anlatıyor ki aslında, sözler anlamsızlaşıyor giderek… “Ben onu önce içimde var ettim, sonra kucağıma var ettim, emzirdim, kocaman bir adam oldu ve bana ihtiyacı varken nasıl oldu da yetişmedim diye kendime sormaktan… Dedim ki, Onur gittiyse bu dünyadan bir daha güneş doğmaz, dünya dönmez, yaşam olmaz. O sıra babası hukuk mücadelesini bırakmadı. Onur’un yanına gitmeye niyetliyim açıkçası; yemiyorum, içmiyorum; zayıfladım. İzin vermediler gideyim yanına.” … “Onun hak mücadelesinde iğneyle kuyu kazdığımızı biliyorum. Ama sanki şimdi ben Onur’u iki yaşında eyledim. Bir nebze yol kat ettik. Yani onu ben yeniden büyütüyorum İsmail Bey. … Bu dünya Onur Yaser’e haksızlık edildiğini bilecek. Buradan güç alıyorum. Emekli oldum. İnanın, her gün bilgisayar başındayım, mesai yapar gibi oğlumun hak mücadelesi için çabalıyorum. Beni ayakta tutan güç, bu…”
Evet, hukuk ve adalet birbirinin sonucu olan kavramlar değil belki, ama değil özgürleşmek, yaşayabilmek adına en çok ihtiyacımız olan da bu..
Çiğdem Sever
=====================================================

Kahrolsun adalet kahrolsun hukuk

04.03.2014 15:36:10

İki gündür kıvrım kıvrım kıvranıyorum içime ta içime yüreğimin derinliklerine işleyen, içiyle dışıyla Dünya güzeli bir annenin, kendisinin tıpa tıp benzeri biricik oğlunun trajik sonları üzerine yazılanları okuduğumda. Öylesine tarifsizki bu acı. İnsan olmanın onuru da yükü de burada. Biyolojik insan kılığındaki sermayedarlar, politikacılar, silahlı güçlerle dincilerin sahibi oldukları, adına adalet, güvenlik düzeni dedikleri bu sistemin kıydığı ne ilk ne de sonuncusuydu Onur Yaser Can ve annesi Hatice Can. Adına yaraşır ONURUNU, alçakların ayaklar altına alıp çiğnemesine karşı ONURLU davranışıyla ”Benim adım ONUR. Onurumu da adımı da siz alçaklara çiğnetmektense, adımı da onurumu da bir daha siz alçaklara bırakmayıp, çaresizliğimle oynayıp karşıma çıkarttığınız başka bir yolu deneyeceğim. Bana bıraktığınız iki seçenekten birisi olan sizlere, alçaklıklar adına temsil ettiklerininizin ömrünü uzatmaya yaracak olan, yeniden insan onurumu çiğnetecek ya da buna fırsat vermeyip, çaresizce seçtiğim ölümümle sizleri insanlık önünde sonsuz ölüme mahkum edecektim. İkincisini seçtim ve sizleri ikiyüzlülükleriniz, yalanlarınız, işkence(ci)lerinizle kendinizi var etmeye çalıştığınız ‘Güvenlik, Adalet, Hukuk’ sisteminizi yerle bir edecek olan; Kahrolsun Adalet, Kahrolsun Hukuk diyerek, eşitsizlikleri güçlüden yana eşitlemeye yarayan adaletten, hukuktan arınmış başka bir Dünya için savaşanlara bu sessiz çığlığımı bırakarak, geride canım kadar sevdiğim ailemi ve yakınlarımı bırakarak gidiyorum.”

Sevgili Hatice Anne eşi Mevlüt ve kızıyla, biricik oğlu Onur’un öldürülmelerinin doğrudan ve tek sorumlusu olan devletin yargıçlarından adaletli olmalarını, haklarının verilmesini istediler. Oysa devletin adı adalet olan bakanlığıyla, mahkemelerinde haklıyla-haksız olanın tartıldıkları adalet terazisinin suçlular kefesindekiler, suçsuzlar karşısında her zaman ağır çekmişlerdir. Bu ülkedeki yargılamalar tarihi bunun kanıtıdır. Bu terazinin sözde tek bir işlevi vardır; adı her iki tarafa eşit uzaklıkta eldeki var olan hukuku, kanunları uygulayarak ADALET dağıtmak.

Bu Dünya güzeli ana-oğul da biliyorlardı bu adalet mekanizmasının terazisinde tartılan suçluların suçsuzlar karşısında hep HAKLI çıktıklarını. Güvenliği korumak adına yutturdukları işkence merkezlerinden de suçsuzların cesetlerinin çıktıklarını. Ancak, onlar da öncülleri gibi denizde fırtınaya yakalandıkları sırada karşılarına çıkan yılana sarıldıkları gibi yaptılar ve çaresizce adalet sisteminin başındaki suçlular karşısında suçsuzluklarını kanıtlamaya çalıştılar.

”Söz konusu olan devlet-iktidar olmaksa gerisi teferruattır” dememişler miydi dün de bugün de bu devleti yönetenler güruhu. Böyle olunca devleti ebedi kılmak için uyuşturucu üretimi, satışıyla savaş finanse edebilir, yalı villa sahibi olabilirsin. Milletvekili seçilebilir hatta bakan başbakan bile olabilirsin. Omuzundaki yıldızları da çoğaltabilirsiniz. Çok gerilere değil son 50 yılın uyuşturucu trafiğindeki baş aktörlere bakarsanız, orada hepsini görürsünüz. Liste o kadar kabarık ki bu sayfa onların adlarına dar gelir. Hiçbir uyuşturucu baronu sermayedarı, politikacısı yokturki işkenceyle polis karakollarından leşleri çıkmış olsun. Onlar Boğaz’a bakan tüm köşklerde, villalarda yaşarlar. Ancak, sistemin verdiği acıları bir süreliğine dindirmeye çalışanların hafif uyuşturucu kullananlarına bu memleket zindan edilir. Uyuşturucu alacaksan öyle bir uyuşturucu almalısın ki beynine, yüreğine virüs gibi yerleşmeli imanla. İşte o zaman sana en yüksek dozda olanı mübahtır. Çek içine huşu içinde çekebildiğin kadar. Bu türünün etkilerinin neler olduğu biliniyor. Onur Yaser Can mübah olanını değil, belki meraktan, belki günün yorgunluğuyla ağrıyan bedeninin ağrılarını dindirmek için almıştı en az zararlı olanını. Vücuttaki etkisi iki uyku arasında kaybolup gidebilecek olanını. Diğeriniyse bir kez yutmaya gör, uyurken de uyanıkken de uyuşuksundur. Sana onu yutturanların müridisindir her koşulda boyun eğecek. Ömür boyu seni terk etmez, çektiğin acıların kaynağını silmeye yarar bu türü. Öyle olduğu için, başımızdan baronlar, imamlar eksik olmaz kendi ölümcül olanını bizlere yutturmak için. Karşı çıkanları ise kafir, günahkar ya da kanunen suçlu sayarlar ya asarlar ya da Onur gibi Can’ına kıyarlar.

Acılı Baba, Abi Kardeş Mevlüt Can’a kızına yakınlarına, sevenlerine güçlü, sabırlı, dirençli olmalarını dilemekten başka söz yok.

Adalet de, hukuk da, kanun da insanlığın ikiye bölündüğü günden beri var. İnsan olarak insan, yaratıcı yetenekli üretenle, biyolojik görünümüyle insana benzedikleri halde yıkıcı, sömürgen ve katliamcı olanlarının Adalet sistemleri ikincilerin haklarını birincilere karşı korumayı esas alır. Onur Yaser Can’ın ağzından duyar gibi olduğum: ”Kahrolsun Adalet Kahrosun Hukuk”

Rodi Bilge Kutup

=====================================================

Murat Tolga Şen Hatice Can için yazdı; Ölsem… Bağışla

04.03.2014 Salı, 11:44

Murat Tolga Şen Hatice Can için yazdı; Ölsem... Bağışla

Yazımın başlığı harika bir Azeri filminden… Aşkla ve iyilikle yaşamak isteyen bir insanın hüzünlü hikayesini anlatıyor. Bu yazıya da yakışacağını düşündüm.

Öncesi hiçliktir ve bir anda açılır gözleriniz. Daha anlamasanız da bir yüz size gülümser, sarar, süt verir, sevgi verir. Bir annenin sarılışı başka hiçbir şeye benzemez. Hem bu kadar endişeli, hem bu kadar koruyucu hem de bu kadar aşık…

Kendi başınıza kalsanız, oracıkta ölüp-çürüyüp yeniden toprak olacakken filizlenir büyürsünüz. İlk sesler, gülüşler… Yaptığınız her şey o kadar zor ki, ailenin, en çokta annenin desteği olmadan başarılamaz.

İnsanın yavrusu doğada en zahmetli büyüyen canlı. Kendi kendine yetebilmesi için günler-aylar değil yıllar gerek ama insan annesi kaç yaşına gelirse gelsin bebekliğindeki kadar sever, korur, kollar yavrusunu. O yüzden yavrusunu kaybeden anneler ağlarken babaların çığlığının hükmü pek yoktur.

2014 Türkiyesinde dün böyle bir haber geçti gazeteler,

“Gözaltında gördüğü işkence ve uğradığı cinsel taciz sonucu 2010 yılında İstanbul’da intihar eden mimar Onur Yaser Can’ın annesi Hatice Can da intihar etti”.

Kaç gün sonra unuturuz yan yana yatan Can’ları bilinmez ama unutulmasın diye yazacağım ben!

Yıllarca sevgiyle emekle sulanmış bir fidan kendini boşluğa atarken annesini de öldüreceğini bilemezdi elbette. Ne kendinin ne de anasının katili o değil, hayatını bitirmeye karar verecek kadar vazgeçmiş birinden katil çıkaramazsınız. Kendini öldürenlerin katili o ülkede yaşayan herkes olabilir ancak. Hepimiz!

Hatice anneyi anlayın… Umutla, sevgiyle büyüdünüz, evlendiniz, bir yuva kurdunuz, çocuklarınız oldu, onları da sizi büyütenler gibi büyüttünüz, anne olmanın tüm gururuyla birlikte o her saniye yakan endişesini de hissetiniz ve an geldi, sizden bile değerli olan parçanızı kocaman bir aşağılamayla birlikte alırlarsa elinizden.

Hatice anneyi anlayın… Çocuğunuz sizden alındıktan sonra giriştiğiniz adalet mücadelesinde de böylesine yalnız bırakılırsanız, onurunuz her seferinde aşağılanırken herkes öleni haksız çıkarırcasına haksızca birleşirse …

Hatice anneyi anlayın… Birgün çocuğunuzla çekilmiş bir mutlu fotoğrafa bakarsınız. Hem evladınızı hem de o huzurlu gülüşü ararsınız. Sizi bu dünyada yaşarken, toprağa vermeden gömenlerle da kavga edecek haliniz kalmadıysa artık.

O zaman yarım bırakılanı kendiniz tamamlarsınız. Katilinize yardım eder gibi, “ölürsem belki kavuşurum” umuduna sarılarak, evladınız için arkanızdan gözyaşı dökecek kendi ana-babanızdan vazgeçerek…

Hatice anneyi anlayın…

Ve şimdi hergün evladının gülümseyen fotoğraflarını sevip ağlayan aynı adalet mücadelesine girişmiş Korkmaz ailesini yalnız bırakmama, sarılma, güç verme zamanıdır.

Evlat acısıyla mücadele etmek çok zor, 13 yaşında oğlu olan ben için imkansız. Birgün öleceğimizi bilerek yaşadığımız bu dünyada çocuklarımız bizim gelecekle olan tek bağlantımız. Yaşadığımızı anımsayacak olanlar onlar… O yüzden birinin evladının ölmesi, onun da ölmesi gibidir. Ölmüş ancak bedenini terkedememiş ruhlar gibi yaşar insan.

Güzel bir filmin, güzel bir yerinde dendiği gibi; “Biz çocuklarımızı gömmeyeceğiz, çocuklarımız bizi gömecek”!

Aksi her durumda toplum katildir.

MURAT TOLGA ŞEN / murattolga@gmail.com

http://www.medyaradar.com/olsem-bagisla-haberi-114371

=====================================================

Onur’suz onurlu bir hayat

03.03.2014 10:31:30

2010’da mezuniyet telaşıyla avare avare dolaşırken, mimarlığın önünde dağıtılan bir kağıtta okudum adını ilk. O günden beridir de adını her duyduğumda içim burkulur, yüreğim yanar Onur. Bugün duydum ki, annen ancak üç buçuk yıl dayanabilmiş hasretine. Senin hakkını aramak uğruna verdiği savaş, bu savaşı verirken gördüğü muamele, karşılaştığı tavır onu bitirmiş şu üç buçuk yıl içinde.

Sen nasıl ki giderken bir yumru bıraktın içimde, anneni okuduğumdan beri ayni yumru var boğazımda düğümlenen. Ne yazılsa boş olan anlardan biri, kelimelerin anlamsız kaldığı ama yazmadan da durulamayan. Kız kardeşin geliyor aklıma bir de, su yaşında gördüğü iki masum ölümü düşünüyorum ve ne yazık ki onun için sabırdan başka hiçbir şeyin dilenemeyeceği bir noktadayım şu an. Olmadı Onur, nice sessiz çığlık barındıran ülkem seni ve güzelim aileni hak etmedi. Güzel resimlerini, bildiğin dilleri, dalgıçlığını, mimarlık aşkını, mezun olduktan sonra bu ülkeye faydalı olma sevdanı hak etmedi iste. Böyle güzel evlat yetiştiren aileni de hak etmedi.

Çok düşünmüştüm neler yaşadın sorgu sırasında diye, yaşama sevinciyle dolu hayatını okudukça aklım almıyor çünkü hala daha. Ben burada bu kadar anlamaya çalışırken, ailenin içinde barındırdığı binlerce soruyu düşünemiyorum bile ve maalesef annen içinde bir sürü soruyla ama bir umutla -sana kavuşmak icin belki de- veda etti hayata. Belki anlatır sana burada olanları, senden sonra veda eden, tutuklanan, işkence gören nice insanları; gittikçe daha da sus pus olan medyayı, iyiden iyiye unutmaya yüz tuttuğumuz yolda görsek tanıyamayacağımız adaletimizi. Bir de belki Gezi’yi anlatır sana, anlattıkça tebessüm edersin ve belki bir umut belirir içinde senin kıymetini bilemeyen ama senin çok sevdiğin güzel ülkem için.

Bu ülke unutturamadı ki sana oğlunu; hatırlattı her gün sanki inadına ve sen Onur’suz çok onurlu bir hayat yaşadın, mekanın cennet olsun Hatice Anne.

Duygu Özdemir

http://blog.radikal.com.tr/Sayfa/onursuz-onurlu-bir-hayat-51709

=====================================================

Devletiniz Payidar Olsun, Hatice Can da Artık Yok!

Istanbul Protests

“Onu öpüp, toprağa koyduğum anı hep rüyamda görüyorum. Ama çırılçıplak soyulup aşağılanmış halini hayal edemiyorum” Hatice Can

Ali İsmail Korkmaz’ın ağabeyi Gürkan Korkmaz, Yoğurtçu Parkı’nda onu can kulağıyla dinleyen insanlara dönüp, “Keşke Ali İsmail’i hiç tanımasaydınız” dediğinde, tanımak ve tanışmak üzerine delirtici bir bahsi de açmıştı.

Çünkü bizim hikâyemizdeki çocuklarla “tanışmamız” sarsıcı bir insan öyküsünün içinde olup bitiyor. Büyük bir haksızlık, zorbalık ve çirkinliğin içinde birer fotoğraf karesi halinde beliren insanların küçük evrenlerini darmadağın eden devlet, onları hafızalarımıza kazıyor.

Onur Yaser Can’ı da bu hafızanın içinde tanıdık. 28 yaşında bu dünyadan gitmeyi, canlı varlığına son vermeyi seçtiğinde onunla tanıştık.

Onur Yaser’in İntihar İle Öldürülmesi

23 Haziran 2010 günü çırılçıplak kendini boşluğa bırakan Onur Yaser, dünyaya bir not olarak kendini düşmüştü. Onur Yaser, gördüğü işkence ve baskılara karşı, ona dayatılan muhbirliğe, kişiliksizleşmeye karşı bir tutum alarak bu dünyadan gitmeyi seçerken başta ailesi ve yakınları olmak üzere, ‘toplum’ denen o muammaya da bir adalet mücadelesi bırakmıştı.

2 Haziran 2010 tarihinde İstanbul’da “esrar satın aldığı” gerekçesiyle gözaltına alındı Yaser…  Savunma avukatı olmadan ifadeye zorlandı. Nezarete alınarak çırılçıplak soyularak işkence ve cinsel istismara maruz bırakıldı, bu sırada acı içinde polislere yalvaran genç bir insanın sesi dinletildi, hakarete uğradı, tokatlandı, muhbirliğe zorlandı. İşkence sonrası alınan Çıkış Doktor Raporu için yapılan muayene yine yasal bir gereklilik olmasına ve yapılmaması zorunluluğuna karşın, işkence şüphelisi polisler huzurunda yapıldı, bedensel ve ruhsal sağlık durumu tam olarak muayene edilmeyerek, Çıkış Doktor Raporu, Yakalama ve Gözaltına Alma Yönetmeliğine ve İstanbul Protokolü’ne aykırı biçimde hukuk dışı olarak düzenlendi. Onur Yaser, savcının salıverilmesi talimatına karşın Çıkış Doktor Raporu’ndan sonra işkence şüphelisi polisler tarafından tekrar emniyete götürülüp bir süre daha tutuldu.

Onur Yaser, orada yaşadıkları ölümünden hemen önce şöyle dile getirmişti;

“Gözaltında çırılçıplak soyuldum. Duvara yaslanmamı söylediler. Öksürtüldüm, bir süre çömeltilerek bekletildim. Bu süreçte ağlayan, polislere yalvaran bir kişinin sesi dinletildi, tokatlandım, sözlü olarak aşağılandım. Polislerden biri beni telefonla emniyete çağırdı ve önceki ifademden farklı bir ifade imzalattılar. Muhbirlik yapmam söylendi.”

Tarih, 23 Haziran 2010’da Onur’un yaşamına son verme kararı bize onunla birlikte bir aileyi tanıttı. Can ailesi, Onur Yaser’in ardından adalet mücadelesine giriştiler.

Devlet tarafından yaşam hakkı çalınan Onur Yaser Can için başta anne Hatice Can ve baba Mevlüt Can acılarını alıp yanlarına, adliyelerden, basın açıklamalarına koştular. Aile, cinsel saldırı ve işkenceye maruz bırakılan ve bu yolla yaşam hakkı elinden alınan Onur Yaser için adalet, ona bu muameleyi reva gören polisler ve amirler için ceza talep etti.

Aldıkları yanıt tanıdıktı. Takipsizlik, cezasızlık, devletin işkenceci polisini koruma refleksi…

Adalet İçin Yaşamak

O günlerce yaşadıklarını İsmail Saymaz ile yaptığı bir söyleşide anlatan Hatice Can, “Onur’un yanına gitmeye niyetliydim açıkçası…” diyordu. Sonrasında kendini var gücüyle adalet mücadelesine vermiş, tüm enerjisini Onur Yaser’in yaşam hakkını çalan devletin işkence ve kötü muamele politikasını teşhir etmeye adamıştı.

2 Mart 2014 sabahına kadar. Hatice Can da kendini boşluğa bırakarak, göğsünde taşıdığı ateşi dindirmeye çalıştı. Adalet mücadelesi için hayata bağlandığını açıkça ifade eden Hatice Can’ı adaletsizlikle inciten bir devlet ve o devletin toplumu ile karşı karşıyayız.

Onur Yaser ve Hatice Can’ı hiç tanımayacaktık belki… Belki sadece kişisel dostluklarımız olacaktı. Onları bizimle tanıştıran devletin işkenceci tarihidir.

Bu coğrafyada devletin anneler ile imtihanı uzun süreye dayanır. Hatice Can, “aklımızda hep faili meçhuller ve cumartesi anneleri vardı. Narkotik polisinin işkenceci olduğuna dair fikrimiz yoktu ki” diyor aynı söyleşide.

Bu topraklarda devlet, gözaltında cinsel taciz ve tecavüz saldırısını sistematik biçimde uyguladı. İşkenceyi kurumsallaştırdı ve bir işkence rejimi kurarak, devletin toplumundan olmayan herkese karşı uyguladı. Sistematik öldürme ve kaybetme politikasıyla tüm coğrafyayı bir toplu mezarlar ve kimsesizler mezarlıklarında yakınlarını arayanlar ülkesine dönüştürdü.

Bu devlet politikası, bizzat ona maruz kalan özgürlük güçlerinin mücadelesiyle geriletilirken, devlet ne işkenceden ne gözaltında cinsel saldırıdan vazgeçti. İşkenceyi sokağa taşıdı. Cinsel saldırıyı, çıplak arama’ya dönüştürdü. Devlet işkenceci polisleri yetkilendirdi, cesaretlendirdi. Şimdi karşımızda işkence ve zorbalıkla ayakta kalabilen bir rejim duruyor. Ali İsmail’i bir karanlık sokakta pusuya düşürüp, döverek öldüren, Onur Yaser’i işkence ve cinsel saldırı ile ölüme sürükleyen bir devlet…

Mehmet Ayvalıtaş’ın annesi Fadime Ayvalıtaş’a ve Hatice Can’a bu dünyayı bir azap haline getiren, Roboskili aileleri her gün aynı ölüm ritüeliyle parçalayan, Berfo Kırbayır’ı bir ömür boyunca bir kapıyı açık bırakıp oğlunu bekleyerek dünyadan göçmesine neden olan… Devlettir.

Devletin adaleti Onur Yaser Can’dır. İşkence ve kötü muamele karşısına susan, gözaltında cinsel saldırı karşısında elleri titremeyen biri, devletin dolaysız uzantısıdır. Hiçbir suretle açıklanamayacak bir muameleyi, devletin bekası, varlığı için izaha yeltenen, kölece yapıştıkları kanlı düzenden kanlı hisselerini alanlar Hatice Can’ın ölümünden en az devletleri kadar sorumludur.

Hatice Can bu dünyada artık yok.

Devletiniz payidar olsun!

Hopa’da yaşanan devlet şiddetine karşı sokağa çıktığı için gözaltına alınan ve işkence gören Hacı Özkan’ın “anasına söylemediği” her ne ise o bu kanlı diktatörlüğün maneviyatıdır.

‘İşkence nedir’ bilen biri olarak bu sözcüklerin ağrısı ancak devletin ve onu ayakta tutan ‘toplumsal’ın kahrıyla dinecektir.

Hatice Can’ın uzanıp öpüyorum ellerinden…

Evren Barış Yavuz

http://fraksiyon.org/devletiniz-payidar-olsun-hatice-can-da-artik-yok/

=====================================================

Büyük Onur, Küçük Onur ve Onurumuz

06.07.2012 16:46:55 | Politika

Siyasetçilerin en sevdiği kelimelerden biri onur. Tabii haysiyet, ar, namus gibi türevleri de var; ama bugünkü kelimemiz, onur. Ben size Büyük Onur ve Küçük Onur’un hikayelerini anlatacağım; sizin zaten bildiğiniz; ama benim unutmamanız için hatırlatacağım hikayeler.

Büyük Onur, çok çalışkan. Büyük Onur, okudu, yazdı, büyük adam oldu, ilim irfan sahibi oldu. Çok üretti, çok anlattı. Hamzaoğullarından Onur, Kocaeli Üniversitesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Profesörü oldu. Çalışkan insana “dur, otur” demek olmaz. Hem çalışkan hem vicdanlıysa, gözünü yükseklere değil, en yakınına diker. Büyük Onur da öyle yaptı ve Kocaeli’ne baktı yakından. Büyük Onur, şu Türkiye denen ülkenin Dilovası denen ilçesine bir hediye. 2005 yılında “Endüstri Yoğun Bölgelerde Yaşayanlarda Ölüm Nedenleri: Dilovası Örneği” isimli çalışmasının sonuçlarını yayınladı ve kansere bağlı ölümlerdeki aşırılığı gösterdi. Üniversitenin bilimsel araştırma fonu tarafından desteklenen bir diğer araştırmasında, annelerin ilk sütünde ve bebeklerin ilk kakalarında bile çinko, demir, alüminyum, kurşun, kadmiyum gibi bazı ağır metaller ve eser elementler saptandığı söyleniyordu.

Bu çalışmaları yerel ve ulusal bilim çevreleri ve siyasi otoriteler ile paylaştı. Bu tür araştırma raporları hazırlamak her bilim adamının asli görevidir, elbet. Büyük Onur işi tespit etmekle bırakmadı,  Çözüm önerilerini 2006’da TBMM’ye sundu. İstedi ki Sağlık Bakanlığı sesini duysun, TBMM en azından bir saatliğine tartışsın, bari Belediye Başkanı, Vali, bir tek yetkili “alarm” versin. Bekledi. Beş yılın sonunda hiçbir kamu birimi harekete geçmeyince, Onur araştırma sonuçlarını halkla paylaştı.

Basın yoluyla bu bilgileri açıkladığı ve bu vesileyle ‘haberin geniş halk kitlelerine ulaşmasını sağladığı, araştırma sonuçlarını halk arasında panik yaratmak amacıyla kullandığı” iddiasıyla yargılanması için Büyükşehir Belediye Başkanı ve Dilovası Belediye Başkanı Kocaeli Cumhuriyet Savcılığı’na şikayet dilekçesi verdi. Kocaeli Üniversitesi Rektörlüğü’nün izniyle Büyük Onur 2 ila 4 yıl arasında hapis istemiyle yargılanıyor. Üniversite ayrıca disiplin soruşturması da açtı. Bu arada, bilmiyor olabilirsiniz, dava açanlar arasında Sağlık Bakanlığı Kanserle Savaş Dairesi Başkanlığı diye bir birim de var. Aynı Sağlık Bakanlığı, kanserle mücadele için yazdığı raporda Dilovası’nın Türkiye ve dünya ortalamalarının çok üstünde kanser vakası gördüğünü yazmıştı ve hatta gerekçeleri de Büyük Onur’un açıklamaları ile aynıydı. Peki Büyük Onur’un suçu neydi o zaman, ölenlere “sizi öldürüyorlar!” demek mi?

Tüm bunlar olurken, “şarlatan” dediler ona. Büyük Onur, taze annenin sütüyle bebeğinin kakasını dert etmiş bir tuhaf şarlatandı. Bunu söyleyen kişi, kanserden ölen Dilovalılar’ın Belediye Başkanı, Mart 2012’de 174 günlük cezaya çarptırıldı; ama “tahrik indirimi” alarak. Davalar tamamlanmış değil. Büyük Onur, başı dik bir şekilde araştırmasının, biliminin arkasında duruyor.

Küçük Onur’a gelelim. Aslında benimle yaşıt sayılır. Bir gazetenin üçüncü sayfa haberi olamayacak kadar kısa ve acı bir öykü onunki. ODTÜ’yü bitirdi, mimar oldu. Yurtdışında eğitim deneyimi de var sanırım. Sonra İstanbul’a geldi. Arada saç uzatmış, saç kazıtmış, sakal bırakmış, sıkılınca kesmiş. Ressam ve dalgıç Onur Yaser Can, heykelden de anlıyor, müzikten de. Her şeye el atan, biraz hiperaktif, her zaman neşeli, komik, hafif de sakar biri gibi; arkadaşım olabilecekmiş gibi, zaten biraz arasam en az üç beş ortak arkadaşım çıkarmış gibi. Hatta bir fotoğraftaki çizgili hırkasından bende de var, öyle bir tanıdık. Üniversitemin kampüsüne ziyarete geldiğinde çekilen videonun beni bu kadar etkilemesi bundan olabilir: Küçük Onur, o niyeyse pek bir tanıdık gelen tavrıyla benim bir arkadaşım, sevdiğim, abim olabilirdi. Benzer bir hisle olsa gerek, “fotoğraflarına baktığımda; sanki kendisiyle sıcak bir yaz gecesi bir arkadaş ortamında, cümbür cemaat şise bira içip ipe sapa gelmez abukluklar yaparmışız gibime geldi” demiş Demirhan Ocak, ne güzel özetlemiş.

Geçmiş zamanlı fiiller; çünkü Onur artık yok. Onur’un hikayesi kısa. Bir gece 8 gram esrar alırken polisler tarafından gözaltına alınması her şeyin başlangıcı oldu. Ailesine haber veremeden, avukatsız ifadesi alındı, doktor raporu tutulmadı. Böyle sıradan ihmallerle başladı işte her şey, alışmamız gereken, olağanlaştırılan ihmaller. Olayın özeti, anısına açılan ve mücadelesini sürdüren blogdan alıntıdır: “Onur Yaser Can yasadışı bir şekilde nezarette tutuldu, çırılçıplak soyuldu, cinsel tacize maruz bırakıldı, acı içinde bağıran insan sesleri dinletildi, tokatlandı, hakarete uğradı. Polislerin isteği doğrultusunda ifade vermesi ve muhbirlik dayatıldı. (…) Ertesi gün ‘tarih hatası’ sebebiyle tekrar emniyete çağrıldı. İfadesine ve tutanaklara ekler yapıldı, zor ve tehdit yoluyla imzalatıldı. Günlerce teknik ve fiziki takip altında tutuldu. Yine yasal hiçbir gerekçe olmamasına ve hukuk dışı olmasına karşın 3.kez ifadeye çağrıldı. Onur Yaser, 3. Kez ifadeye gideceğini öğrendiği 23 Haziran 2010’da kendini çırılçıplak bir halde evinin penceresinden attı.”

Bugün ailesi iki polis memuruna karşı “resmi belgede sahtecilik” suçlaması ve 8 sağlık çalışanına karşı “görevi ihmalle ölüme sebebiyet verme” suçlamasıyla açılmış 2 davayı takip ediyor.  Polisler 2 yıl 6 ay ceza aldı; ancak bu adaletin tecellisi değil, sadece bir teselli olabilir. “Neticesi Sebebiyle Ağırlaşmış İşkence, Görevi Kötüye Kullanma, Cinsel Saldırı“ suçlamasıyla açılmak istenen davaya, yani esas meseleyle ilgili davaya takipsizlik kararı verilmiş durumda. Ne garip, bu kararı veren yargıcın o fotoğraflara bakmadığına, baksa “oğluma benziyor” diyeceğine eminim.

Küçük Onur, uyuşturucu çetesinin başı değildi ya, olsaydı bunlar gelmezdi başına. Onur sadece, büyük bir şehirde yalnız kalmıştı. Övdüğüm sanılmasın; ama Hollanda gibi bir ülkede serbest bırakılabilecek kadar, ABD’de serbest bırakılması tartışılabilecek kadar düşük dozlu bir uyuşturucuyu satın almıştı. Buydu nihayetinde: Adli vaka sıralamasında, en altlarda. Ben buna hiç takılmadım; çünkü Onur’u kaybedişimizin sebebi bu alışveriş değildi. Onur intihara sürüklenerek, sadece fiziksel değil, hem de psikolojik işkenceyle öldü. Gerçek suç ve gerçek suçlu buradadır. Onur’un bıraktığı nottaki el yazısı ona yaşatılan bu kısa ama yoğun işkencenin kanıtıdır. Onur ölmeseydi bile, o günlerin hasarını yıllarca taşıyacak, iç huzurunu kaybedecekti, ama muhtemelen buna da “takipsizlik” kararı verilirdi. Ölümde suç görmeyen gözler, yaşayanın huzursuzluğunu zaten göremez.

Küçük Onur’un öldürülüşünün, o işkencenin üstünü kapatmaya çalıştılar. Büyük Onur’a karşı yürütülen çirkin itibarsızlaştırma saldırısı henüz durmadı. Bu iki olay, farklı konu ve ölçeklerde, kamunun bireye açık saldırısıdır. Orada birileri, kafaya taktı mı sizin hayatınıza, benim hayatıma, tanıdığınız, tanımadığınız herkesin hayatına sonuna kadar müdahil olabiliyor. O hayatları sarsmayı, sabrını sınamayı kendinde hak görüyor, görebiliyor. Çünkü sırtını “kamu dağları”na yaslıyor. Bu sınamalar kimi zaman kamerasız bir karakolun duvarları kadar soğuk, kimi zaman da suçu zehir saçanlarda değil, bilimde görüp hakaret edebilen bir belediye başkanı kadar yetkili. Bu sınamalar hükümetler, yıllar, zamanlar, kimlikler üstü. Bu kamusal tavır, anonim bir şekilde var olmaya devam ediyor.

Kamu görevlisi olmanın, basit bir polis memuru veya pek bir yetkili belediye başkanı fark etmez, bu güç gösterisi cüreti ne zaman ve nasıl sonlanır? Söz konusu kamu görevi olunca, gücün kötüye kullanımı bireysel bir mesele, “münferit bir ihlal” değil, asla böyle değerlendirilmemeli. Kamu görevlisinin görevini ihlalindeki cüretinin temelinde, diğer kamu görevlilerinin onu koruyacağına dair sonsuz bir inanç var ve bu inanç, insanlık onurunu çok defa sınadı. Güç sahibi varlığını diğer güçlüleri kollayarak koruma altına alıyor.  Biz bu hikayeyi çok uzun zamandır biliyoruz da bunca kayıp artık yetmedi mi? Her şey konuşulurken, kamu görevlilerinin sürekli esneyen, sürekli genişleyen hakları, bu “al gülüm, ver gülüm” gidişat neden daha yüksek sesle konuşulmuyor? Adalet sağlanmış “gibi” yapılan dava sonuçlarının, orada indirim, burada tahrik göre göre hafiflemesi adaletsizliğin şahikası değil mi?

Her iki Onur için de sevenleri, onurlu duruşlarıyla direniyor. İkisi de yalnız değil, bu davalar bitmiş değil. Ben adaşlıkları hep çok sevdim. Üretken, güler yüzlü, çalışkan, ruhu temiz insanların adaş olması çok büyülü bir tesadüftür. Bu isim Onur oldu mu benim için iyice anlamlı oluyor, belki fazla romantik bir anlam yüklemedir; ama öyle. O yüzden Onurların bir yerde, bir şekilde tanışmış olduğunu hayal ettim hep; belki Küçük Onur bir konferansta dinlemiştir Büyük Onur’u veya Kocaelili bir arkadaşı bahsetmiştir Dilovası’ndan. Tanışmasalar bile, Büyük Onur adaşının haberini okuduğu gün, kendi yakınını kaybetmiş gibi yüzü bulutlanmıştır, eminim. Küçük Onur bir gün gazetede adaşına açılan davayı okuyabilseydi sinirle arkadaşına dert yanacaktı, yaka silkecekti bu boğucu, gücünü kötüye kullanmaktan asla geri durmayan kamu kudretinden, biliyorum. Her ikisini de hiç tanımasam da belki de sadece fotoğraflarına bakarak bunları bilebilmek insana tarafını hatırlatıyor: Gücünü onurdan alanın, içi dışı bir olanın yanında durmayı, unutmamayı.

Deryik Deryik  Radikal

http://blog.radikal.com.tr/Sayfa/buyuk-onur-kucuk-onur-ve-onurumuz-526

=====================================================
ANF

08:22 / 27 Kasım 2011İstanbul – Gözaltına işkence gördükten sonra 3. kattan atlayan Onur Yaser Can’ın ölümünde imhalı bulunan 9 sağlık görevlisi hakkında 6’şar yıla kadar hapis istemiyle dava açıldı. Savcılık, 9 şüpheli hakkında taksirle ölüme sebep olmak suçundan iddianame hazırladı.

Beyoğlu’nda bir mimarlık bürosunda çalışan Can, 23 Haziran 2010 akşamı, oturduğu apartmanın 3’üncü katından atladı. Can’ın arkadaşları hemen olayı 112 Acil Servisi’ne bildirdi. Ağır yaralanan Can, geç gelen ambulans ile önce Şişli Etfal Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne kaldırıldı. Ancak hastane hastayı kabul etmedi. Yaralı bunun üzerine Okmeydanı Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne götürüldü. Ancak Onur Yaser Can, burada can verdi.

Can’ın ailesi ise oğullarının geç gelen ambulans ve 2 hastane görevlisinin ihmali sonucu öldüğünü belirterek suç duyurusunda bulundu. Can ailesinin şikayeti üzerine İstanbul Valiliği İl Sağlık Müdürlüğü tarafından ön inceleme başlatıldı. İnceleme sonunda, sağlık personelleri hakkında, “soruşturma izni verilmemesi” yönünde karar verildi. Ancak aile bu karara itiraz etti. İstanbul Bölge İdare Mahkemesi de itirazı yerinde buldu. Karar üzerine sağlık görevlileri hakkında tekrar ön inceleme başlatıldı. Ancak ön incelemeden sağlık personeli hakkında tekrar soruşturma izni verilmemesine karar verildi. Aile bu karara da itiraz etti ve dosya tekrar mahkemeye gönderildi. Toplanan delillerden yola çıkılarak, 112 acil ekibinin olay yerine geç geldiği ve müdahale işlemlerinin zamanında yapılmadığı tespit edildi.

Hazırlanan iddianamede, ‘Şişli Etfal’ ve ‘Okmeydanı Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde hızlı ve öncelikli işlem yapılmaması sonucu Can’ın ölümüne sebebiyet verildiği belirtildi. Şüpheliler H.A, M.F.F, A.Ö, H.G, A.Ö, M.E, P.B, G.A. ve S.K.’nin, “Taksirle ölüme sebep olmak”tan 6 yıla kadar hapisle cezalandırılmaları istendi.

ANF NEWS AGENCY

=====================================================
 “Manşet, Politika & Medya — 14/12/2011 02:58

“Karakolda ölüm”

 “Karakolda kadına dayak”

“Polisin işkencelerine dayanamadı, kendisini pencereden attı”

 “Polis, turist çifti böyle tokatladı”

 “1 Mayıs gösterilerinde yere düşen kadını tekmeleyen polis, aranıyor”

“Polis, yine orantısız güç kullandı”

Ve daha binlercesi… Hiç kuşku yok ki bu haberlerin yaratıcısı polis ve polislerin bir türlü sınırı çizilemeyen meşruiyet alanıdır. Bu alanı tariflemeye çalışırsak… Bu öyle bir alandır ki, gece barda kocasıyla eğlenen kadını tekme tokat karakola götürür, orada da yerlerde sürükler, bir fanteziyi icra ediyormuşçasına şiddet eylemlerinize devam edersiniz. Orası sizin çöplüğünüzdür. Ve o çöplükteki bütün horozlar da ayaklarında o pisliği taşımaktadır. Öyle ki karakoldaki bir diğer meslektaşınız, ayağının dibinde yatan, hırpalanan kadını görür. Basit bir evrakın, bir dosyanın üstünden altlarmış gibi geçer gider. Çünkü şiddet, polisin uyguladığı  prosedürlerden biridir. Yani o alanın tek hakimi, hatta savcısı sizsinizdir. Sizi uyaracak ne bir meslektaşınız vardır, ne de sizi bu eylemden alıkoyacak bir yaptırım. Vicdanınız da frenlerinden boşandıysa, her türlü vahşi içgüdünüzle baş başasınızdır.

Bu durumda polisin, gücü nereden aldığı ortadadır. Polis, hukuksuzluğunu devlete ve mevcut yargı sistemine borçludur. Zira bugün Festus Okey cinayetinin davası sonuçlanmış, fail Cengiz Yıldız, “taksirle adam öldürmek” suçundan yalnızca 4 yıl 2 ay hapis cezasına mahkum edilmiştir. Peki bu olay nasıl gelişmişti?

        Bir gün Beyoğlu’nda gezen birkaç üniformalı adam, üzerinde üniforma olmayan zenci bir adam görür. Üniformalı adamlar, siyahi adamın renginden hiç hazzetmezler ve adamı Emniyet’in beşinci katına çıkarıp öldürürler. Mevzu bu kadar basittir.

Biz bunu akıl hocamız olan süper güçten öğrenmedik. Bu, bizim genlerimizde var. Bizim gibi olmayanı yok saymak, hatta gücümüz yetiyorsa -ya da arkamızda bizi kurtarmaya yetecek güç varsa- bizim gibi olmayanı yok etmek. Peki adalet sistemi ne için var? İnsanın insana kötülük yapmasını engellemek, engelleyemiyorsa cezalandırmak için. Ama en büyük insanlık suçlarından biri olan cinayet, adalet sistemi tarafından kusur olarak telaffuz ediliyorsa, verilen ceza da doğal olarak kulak çekmekten öteye gitmeyecektir. Evet, biz bu ülkede her gün, bu kusurlu insanların, kusurlu davranışları yüzünden birilerini ve bir şeyleri kaybetmekteyiz.

       Onur Yaser Can’ı da böyle kaybetmemiş miydik? Evet, tetikte polisin parmak izi yoktu ama Onur, polisin ayak izlerinden kaçarken ulaşmıştı ölüme. Evet, bu ülkedeki insanlar polisin hukuksuzluğundan kaçmak için soluğu adliye koridorlarında almıyor. Kendilerini ölüme götürecek en yakın pencereye koşuyorlar, üniformasız olan her insan gibi çırılçıplak. Onur, yalnızca  20 günde,  polisin eğer isterse insanı her şeyle suçlayabileceğini, ne yaparsa yapsın buna karşı koyamayacağını yani tek kurtuluşun ölüm olduğunu anlamıştı. Onur’un 20 gün içinde yazılıp sahneye konan intihar senaryosu nasıl yazılmıştı? Esrar kullanmak ve bulundurmaktan dolayı yakalanmış; cinsel, fiziksel ve psikolojik şiddete maruz kalmıştı. Onur, tam bitti derken yeniden içeri alınmış, aynı şiddeti tekrar yaşamıştı. En sonunda dilekçedeki “tarih hatası” gerekçe gösterilip tekrar çağrıldığında ise can hıraş acil çıkış koridorlarına koşar gibi pencereyi açıp kendisini boşluğa bırakmıştı.

Onur’un takipsizlik kararı verilen davasına ailesinin itiraz etmesi üzerine başlatılan yargı süreci devam ediyor, söz konusu polisler hakkında açılan dava ise Mart ayına ertelendi. Onur’un kendisini bıraktığı o boşluk; adalet tarafından doldurulmadığı sürece her birimiz için bir kurtuluş ümidi, bir seçenek olarak var olmaya devam edecek.

Polisin şiddetine tanık olarak gösterebileceğiniz hiçbir mesai arkadaşı yoksa, bunu görüntüleyen hiçbir kamera kayıtta değilse, ortada mağdurlara gözdağıyla imzalattırılan dilekçeler varsa, bu boşluk nasıl dolacak? Cübbe altından cop gösteren değil, vicdanından başka hiçbir şey giymeyen, hakimlerle dolacak. Mülkün temeline, devletin güdümündeki yargıyı değil evrensel adaleti koyarak; Onur gibi gençleri, Festus gibi göçmenleri ve barda eğlenen kadınları potansiyel suçlu olarak görmeden… Onur’un teslim olduğu boşluk, suçluları adaletin terazisine, üniformasız çıkarttığımız gün dolacak!

http://biletsiz.com/festus-onur-f-c/

=============================

Öylesine ölmek var mı!

24 Kasım 2011 Perşembe, 11:48:36

Hayat öylece bitiveren bir şey ise bir ülkede artık yaşayanlar tam olarak yaşıyor sayılır mı? Sayılmaz. Sayılmamalı. Onur Yaser Can’ın hikayesi içimizi yakıyor Tanıyanlar ne kadar naif olduğunu anlatıyor, nasıl ince cam gibi kırılgan. Nitekim kırdılar. Onur Yaser Can’ın hikayesi bu ülkede yaşayan herkesin eteklerine yapışacaktır. Öylesine ölüvermek olmamalı çünkü. Öylesine yaşamayan biri için hele. Hiç de öylesine yaşamayan biri için…
Onur Yaser, 1982 Ankara doğumlu, müzisyen, ressam, dalgıç ve ODTÜ mezunu bir mimardı. 2 Haziran 2010 tarihinde İstanbul’da narkotik polislerin CMK 250. madde kapsamında yaptıkları teknik takibe takıldı ve esrar satın aldığı gerekçesiyle yakalandı. Yasal zorunluluğa rağmen, yakalandığı ailesine bildirilmedi. Giriş doktor raporu alınmadı. İfadesi savunma avukatı olmadan alındı. Savcının gözaltında tutma kararı olmamasına rağmen, yasadışı bir şekilde nezarette tutuldu, çırılçıplak soyuldu, cinsel tacize maruz bırakıldı, acı içinde bağıran insan sesleri dinletildi, tokatlandı, hakarete uğradı. Polislerin isteği doğrultusunda ifade vermesi ve muhbirlik dayatıldı. Çıkış doktor raporu, Yakalama ve Gözaltına Alma Yönetmeliği ve İstanbul Protokolü’ne aykırı olarak işkence şüphelisi polislerin huzurunda alındı ve yine hiçbir yasal dayanak olmadan tekrar emniyete götürüldü.
İfade ve tutanakların bir kopyası  kendisine verilmedi. Ertesi gün ‘tarih hatası’ sebebiyle tekrar emniyete çağrıldı. İfadesine ve tutanaklara ekler yapıldı, zor ve tehdit yoluyla imzalatıldı. Günlerce teknik ve fiziki takip altında tutuldu. Avukatının dosyaya ulaşması, gizlilik gerekçesiyle engellenmeye çalışıldı. Yine yasal hiçbir gerekçe olmamasına ve hukuk dışı olmasına karşın 3. kez ifadeye çağrıldı. Onur Yaser, 3. kez ifadeye gideceğini öğrendiği 23 Haziran 2010’da kendini çırılçıplak bir halde evinin penceresinden attı. Hemen bir gün sonra 25 Haziran 2010 tarihinde, öldüğünü bilmelerine rağmen onu yakalayan polisler, ona zorla imzalattırılan sahte belgelerle bağlı oldukları Cumhuriyet Savcısı’na iddianame düzenlettirerek hakkında dava açılmasını sağladılar.
Ailesi “Neticesi sebebiyle ağırlaşmış işkence, görevi kötüye kullanma, cinsel saldırı“ nedenleri ile polisler hakkında suç duyurusunda bulunduğunda sadece emniyetin giriş çıkışı, banko önleri ve merdivenlerinde bulunan  kameraların, olaydan 1,5 ay sonrasına ait görüntüleri incelendi ve savcılık tarafından takipsizlik kararı verildi. Ailesi avukatları vasıtası ile polisler hakkında verilen takipsizlik kararına itiraz etti. Şimdi mahkemenin bu itiraza vereceği cevap bekleniyor. Ancak ifadesinin değiştirilmesi sebebiyle polis memurları Soner Gündoğdu ve Salih Bahar hakkında “Resmi belgede sahtecilik” suçlamasıyla dava açıldı.
Davanın ikinci duruşması 22 Kasım’ da İstanbul’da yapıldı. Davada mahkeme işkence davasını Bakırköy Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderilmesine karar verdi ve duruşma 3 Mart 2012 tarihine ertelendi.
Şimdi Onur Yaser’in sevdiklerinin önünde yeni bir bekleyiş var. Anne Hatice Can yaptığı açıklamada şöyle diyor: “Çocuğumun el yazma notunda nasıl işkence gördüğü var. Çırılçıplak soymuşlar, yere çöktürmüşler, çırılçıplak halde duvara yüzü dönük şekilde saatlerce bekletmişler, sürekli ağlayan ve yalvaran bir çocuğun sesini dinletmişler… Ben oğlumun cinsel saldırıya maruz kaldığına eminim.”
Baba Mevlüt Can ise sadece “Bizim oğlumuz ne intihar edecek, ne kendini atacak bir çocuktu. Ona işkence yapanların eline bir daha geçmemek için canına kıydı. Olan bu” diyebiliyor.
Onur Yaser’in sevdiklerinin çağrısına kulak verin:
“Bizler bütün bu yaşananlara itiraz ediyoruz. İşkencecilere, koruyucularına, adil ve şeffaf bir hukuki süreci karartanlara, bu oyunu bozacağımızı ve adalet yerini buluncaya kadar bu davaların takipçisi olacağımızı haykırıyoruz!”
Ece TEMELKURAN
=======================================================

İşkenceden değil, evrakta sahtecilikten dava

Gözaltında gördüğü işkence nedeniyle oturduğu apartmanın penceresinden atlayarak yaşamına son veren Onur Yaser Can’ın ailesi, iki polis memurunun “evrakta sahtecilik”ten yargılandığı davada “işkence” suçundan da dava açılmasını istedi.

Yaser Can'ın ailesi adliyede 3

İSTANBUL- Gözaltında gördüğü işkence sonucu oturduğu apartmanın penceresinden atlayarak yaşamına son veren genç mimar Onur Yaser Can’ın ifadesini alan iki polis memurunun yargılanmasına bugün devam edildi.

İstanbul 6. Ağır Ceza Mahkemesi’nde “Evrakta sahtecilik” suçundan yargılanan Narkotik Şube Müdürlüğü’nde görevli polisler Soner Gündoğdu ve Salih Bahar duruşmaya katılmazken, avukatları hazır bulundu.

Duruşmada, ailenin müdahil olma talebi kabul edlidi. Daha önce Beyoğlu Adliyesi’nde nöbetçi mahkeme, gözaltında işkenceyle ilgili takipsizlik kararı vermişti. Bu davada mahkeme işkence davasını Bakırköy Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderilmesine karar verdi.

Ailenin avukatı Ercan Kanar, dosyanın işkence davası olduğunu, ailenin de bu yönlü talebi olduğunu belirterek, şikayetlere rağmen polisler hakkında resmi belgede sahtecilikle ilgili dava açıldığını söyledi. Kanar, polislerin bir kişinin ölümüne sebep olduğunu belirterek evrakta sahtecilik işleminin de iki kişi tarafından yapılmadığı konunu araştırılması için bilgisayarların teknik üniversiteye gönderilerek bilirkişi raporunun incelenmesi yapılmasını istedi.

Duruşma 3 Mart 2012 tarihine ertelendi.

‘CİNSEL SALDIRIYA MARUZ KALDIĞINDAN EMİNİM’

Davaya ilişkin ETHA’ya konuşan Onur Yaser Can’ın annesi Hatice Can, “Yol katedebilmek istiyoruz. Belli bir noktaya geldik. Belgede sahtecilik yapmaktan iki polis memuru yargılanıyor, ama bu sürecin içinde sadece iki kişi yok. Hepsinin yargılanmasını istiyoruz” dedi.

Beyoğlu Ağır Ceza Mahkemesi’nin, işkence ile ilgili soruşturmada takipsizlik kararı verdiğini ve itiraz ettiklerini hatırlatan Hatice Can, İstanbul Valiliği’nin soruşturma izni vermediğini söyledi. Can, tekrar İstanbul Bölge İdare Mahkemesi’ne itiraz ettiklerini belirterek, “Mahkeme valiliğin kararını bozdu. Cumhuriyet savcılığının dava açmasını bekliyoruz” dedi.

Hatice Can, şöyle konuştu: “Çocuğumun el yazma notunda nasıl işkence gördüğü var. Çırılçıplak soymuşlar, yere çöktürmüşler, çırılçıplak halde duvara yüzü dönük şekilde saatlerce bekletmişler, sürekli ağlayan ve yalvaran bir çocuğun sesini dinletmişler. Bunlar polislerin savcılıkta verdiği ifadelerde de var.

28 yıl boyunca bebekliğinden itibaren ailesinden tek bir kötü ses duymadan, bir fiske dahi vurulmadan büyütülen mimar, müzisyen, heykeltraş, bir genci çırılçıplak soymak, ince arama yapmak, aşağılamak, bu başlı başına bir cinsel tacizdir. Ki bu arada cinsel tacize girebilecek neler yaptıklarını bilmiyoruz çünkü hala kamera kayıtları yok. Bu ülkenin en küçük karakolunda dahi kamera kayıtları var deniliyor, nasıl İstanbul gibi bir kentin Narkotik şubesinde sorgu sırasında çekilen kamera görüntüleri yok. Ben oğlumun cinsel saldırıya maruz kaldığına eminim.”

‘DEVLET POLİSİNİ KORUYOR’

Baba Mevlüt Can da devletin kendi polisini korumaya çalıştığını söyledi. Can, şunları belirtti: “250. maddenin polislere verdiği geniş yetkiden kaynaklanıyor sanırım bu keyfiyet. Yoksa bizim oğlumuz ne intihar edecek, ne kendini atacak bir çocuktu. Hayatı çok seven bir çocuktu. Ona işkence yapanların eline bir daha geçmemek için canına kıyıyor. Olan bu.”

Kardeşi Ezgi Sevgi Can ise ağabeyi için mücadele edeceklerini dile getirdi, “Onu düştüğü yerden kurtaracağız” dedi.

Ezgi Sevgi Can, “evrakta sahtecilik” davasının, ağabeyine yapılan psikolojik işkencenin kanıtı olduğunu söyledi ve ekledi: “Ama bunun ötesinde fiziksel ve cinsel işkence var. Bunun da peşinde koşacağız.”

Etkin Haber Ajansı / 22 Kasım 2011 Salı, 17:20

iskenceden-degil-evrakta-sahtecilikten-dava
=============================================================
ODTÜ’lüler  ‘Onur’ları için yürüdü
ODTÜ’lü öğrenciler, polisten gördüğü işkence sonrası intihar ederek yaşamına son veren arkadaşları Onur Yaser Can için yürüdü, olayın takipçisi olacaklarını duyurdu.“Onur Yaser İçin Adalet İnisiyatifi”nin organize ettiği yürüyüş dün ODTÜ kampüsünde gerçekleştirildi. ODTÜ Mimarlık Fakültesi önünde başlayan ve ODTÜ Baraka önünde basın açıklamasıyla sona eren yürüyüş ve eyleme Yaser’i tanıyan\tanımayan birçok ODTÜ öğrencisi katıldı. İşkencecilere, koruyucularına, adil ve şeffaf bir hukuki süreci karartanlara tepkilerini dile getiren öğrenciler, adalet yerini bulana kadar olayın takipçisi olacaklarını duyurdular.ÖĞRENCİLER DAVAYI TAKİP EDECEKOnur’un ailesinin, “Neticesi Sebebiyle Ağırlaştırılmış İşkence,Görevi Kötüye Kullanma,Cinsel Saldırı” nedenleri ile polisler hakkında suç duyurusunda bulunduğuna yer verilen açıklamada, savcılığın polisler hakkında takipsizlik kararı verdiğine dikkat çekildi. Açıklamada, “Ancak, sadece ifadesinin değiştirilmesi sebebiyle iki polis memuru hakkında ‘Resmi Belgede Sahtecilik’ suçlamasıyla dava açıldığına yer verildi.ODTÜ’lü arkadaşları bu davanın seyrini takip edeceklerini ve “Onur’larına sahip çıkacaklarını” belirttiler. (Ankara/EVRENSEL)
Güncelleme tarihi: 2011-11-22 10:34:44
news.php?id=18018#.TswcmO0tms0.facebook
================================================================================
ODTÜ’lü genç işkence yüzünden mi ölüme gitti?

20/07/2011 10:44

Esrar kullandığı gerekçesi ile iki kez gözaltına alınan, üçüncü kez de Emniyet’e çağrıldıktan sonra intihar eden Onur Yaser Can’ın ailesi tarafından polisler aleyhine açılan davanın ilk duruşması geçtiğimiz cuma günü İstanbul 6’ıncı Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü. İstanbul Emniyet Müdürlüğü Narkotik Şube’de görevli iki polis memurunun sanık olduğu dava duruşmasında Can’ın ailesi, çocuklarının Emniyet’te gördüğü işkence, hakaret ve serbet bırakılması sonrası takip altına alınması nedeni ile canına kıydığını savundu.
ODTÜ’lü genç işkence yüzünden mi ölüme gitti?

İSTANBUL – ODTÜ Mimarlık Fakültesi mezunu Can, 2 Haziran 2010 günü esrar satın aldığı gerekçesi ile gözaltına alındı. Üzerinde çıkan 11.4 gr. esrarın kendisine ait olduğunu kabul eden Can, olay gecesi Savcılık talimatı ile serbest bırakıldı. Ancak salıverilme kararından iki gün sonra Can, ‘evrakta eksiklikler olduğu gerekçesi’ ile tekrar Narkotik Şube’ye çağrıldı. İkinci kez Emniyete giden Can önüne konan evrakları imzaladı ve Emniyet’ten ayrıldı. Can, üçüncü kez ifade için şubeye çağırıldığı 23 Haziran’da evinin bulunduğu üçüncü kattan atlayarak yaşamını yitirdi.

Polislerin ‘sehven’ savunması
Oğullarının Narkotik Şubesi’ndeki sorgu sırasında işkence gördüğünü iddia eden ailenin suç duyurusuna takipsizlik kararı veren savcılık, Narkotik Şube’deki bilgisayarların imaj kayıtlarını dikkate alarak, “resmi belgede sahtecilik” suçundan iki polis memuru hakkında dava açılmasına karar vermişti. İlk duruşması cuma günü yapılan davaya sanık polisler Soner Gündoğdu ve Salih Bahar’ın yanı sıra, Can’ın ailesi, yakınları ve arkadaşları katıldı. Duruşmada, Can’ın ilk gözaltısı sırasında doktor raporu almadıklarını, her iki ifade tutanağını da Can istemediği için kendisine verilmediğini, ilk ifade tutanağını Can’ın gözü önünde imha ettiklerini ancak imha tutanağı tutmadıklarını kabul eden polisler, ifade aldıkları yerde kamera ve ses kaydının yapılmadığını iddia etti. Sanık polisler aldıkları ilk ifadede ‘sehven’ hata yaptıklarını, bu nedenle ikinci kez ifadeye çağırdıklarını anlattı.

Başında geçenleri kağıda döktü
İki polisin yargılandığı dava dosyasına giren belgelerin birinde, Onur Yaser Can, iki kez çağrıldığı Emniyet’te yaşadıklarını anlatıyor. Can’ın el yazısı ile yazdığı ve iki ayrı kağıttan oluşan notlarda Can, emniyette çırılçıplak soyulduğunu, diz çöktürülerek öksürtüldüğünü anlatıyor. Vatan Caddesi Narkotik Şube’ye götürüldüğünü anlatan Can “Çırılçıplak soyulup, yere çöktürülüp öksürtüldükten sonra ulaştığım no’yu ve ismi verdim. Kartımdan iş yeri numarası ve adresini aldılar. Savcı arandı. Salıverildim. Ertesi gün iş yerinden tekrar arandım ve çağırıldım. Tek başına gittim. Uzun bir beklemenin ardında önüme kağıtlar getirildi. Salıverme belgesi, zabıt tutanağı ve ifadeyi tekrar imzaladım. Stres altındaydım. Ortam loştu. Önüme her belgeden 2 adet getirildi. Acele ettirildim. Korkuyordum. Belgeleri tam okuyamadan imzaladım. İfadedeki farklılıklar: Arkadaşlarımla içiyorduk ibaresi, Hacı ismi, benim adımı aldığım şahsa söylemiş olmam, onun benim adımı öğrendikten sonra bana maddeyi vermiş olması.”

Basit bir sahtecilik suçu değil
Duruşmada konuşan Can’ın babası Mevlüt Can (54), “Onur Yaser Can benim oğlumdur” sözlerinden sonra, olayın basit bir bir belgede sahtecilik olmadığını ifade ederek “Oğlumun ölümüne giden yolu açmıştır. Oğlum intihar edene kadar takip altında tutulmuştur” dedi. Baba Can, oğlunun yazdığı nota değindiği sırada ise yutkunarak “Oğlum tamamlayamadığı bu notta Emniyet’te işkence ve kötü mualeme gördüğünü yazıyor” dedi. Gözyaşları içinde konuşan anne Hatice Can (54) ve kardeşi Ezgi Sevgi Can (24), üç dil bilen ODTÜ’lü Can’ın hayatı çok seven bir insan olduğunu, intihara sürüklenmesinin ardında Emniyet’te gördüğü muamelenin olduğunu savundu.

DİNÇER GÖKÇE    Radikal
http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1056971&Date=20.07.2011&CategoryID=77
========================================================================
  • OĞLUMUZ ONURUMUZ
  • Hatice Can / Mevlüt Can
  • BİZİ EVLAT VE KARDEŞ ACISI İÇİNDE BIRAKAN, OĞLUMUZ ONUR YASER CAN’IMIZIN YAŞAM HAKKININ ELİNDEN ALINMASININ ÜZERİNDEN BİR YIL GEÇTİ.OĞLUMUZ ONUR YASER CAN’IN ÖZGEÇMİŞİ, YAŞAM HAKKININ İHLAL EDİLİŞİ  VE ADALET ARAMA SÜRECİMİZ:ÖZGEÇMİŞİOğlumuz Onur Yaser Can, 3 Haziran 1982’de Ankara’da,  aynı üniversitenin aynı bölümünden mezun, birbirine aşık olup, evlenen Arap etnik kökenli baba ile Girit göçmeni bir ailenin torunu annenin, sevgili yakışıklı oğlu olarak dünyaya geldi. Babası devlet memuruydu. Annesi henüz iş bulamamıştı. Onur Yaser’i 12 Eylülün egemen kılmağa çalıştığı ideolojiden uzak değerlerle, iyi vatandaş olarak yetiştirmeye başladılar.Onur Yaser Can, ODTÜ, Saint Lucas Güzel Sanatlar Okulu ve Bari Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesinde Mimarlık eğitimi aldı.OĞLUMUZUN YAŞAM HAKKININ İHLAL  EDİLMESİ SÜRECİOğlumuz Onur Yaser, İstanbul’da yaşamını sürdürürken, esrar satın aldığı gerekçesiyle, Harbiye’de 2 Haziran 2010’da, İstanbul Narkotik Şube Müdürlüğü ekiplerince yakalandı. Ancak, Onur Yaser’i yakalayan polis ekibi kendisini yakaladıklarında, kolayca yakalayabilecekleri uyuşturucu satıcılarını bilerek ve kasten polis ifadeleri dikkate alındığında anlam veremediğimiz bir soruşturma tekniği nedeniyle yakalamadı. Onur Yaser’in ifadesi müdafii avukat bulundurulmadan alındı. İfadesinde ailesinin telefonu yazılı olmasına ve anayasal bir gereklilik olmasına rağmen yakınları olan biz anne ve babasına yakalanması haber verilmedi. Onur Yaser’in zorla yakalanmış olmasına ve yasal bir gereklilik olmasına karşın yakalanma anındaki bedensel, ruhsal sağlık durumunun saptanması için Giriş Doktor Raporu alınmadı. Savcının gözaltı kararı olmamasına, gözaltına alınmayan şahısların nezarete dahi konulması yasal olarak yasak olmasına karşın; Onur Yaser nezarete alınarak çırılçıplak soyularak işkence ve cinsel istismara maruz bırakıldı, bu sırada acı içinde polislere yalvaran genç bir insanın sesi dinletildi, hakarete uğradı, tokatlandı, muhbirliğe zorlandı. İşkence sonrası alınan Çıkış Doktor Raporu için yapılan muayene yine yasal bir gereklilik olmasına ve yapılmaması zorunluluğuna karşın, işkence şüphelisi polisler huzurunda yapıldı, bedensel ve ruhsal sağlık durumu tam olarak muayene edilmeyerek, Çıkış Doktor Raporu, Yakalama ve Gözaltına Alma Yönetmeliğine ve İstanbul Protokolü’ne aykırı biçimde hukuk dışı olarak düzenlendi. Onur Yaser, savcının salıverilmesi talimatına karşın Çıkış Doktor Raporu’ndan sonra işkence şüphelisi polisler tarafından tekrar emniyete götürülüp bir süre daha tutuldu. Düzenlenen ve Onur Yaser’in imzaladığı ifade ve tutanaklardan, salıverilmesi sırasında kendisine bilerek ve kasten hiçbir suret verilmeyerek, kendisini şüphe altında hissetmesi sağlandı, daha sonra söz konusu ifade ve tutanaklar planlanmış bir şekilde değiştirilmek istendi. Bu konuyla ilgili olarak, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca iddianame düzenlenmesi için ‘yeterli şüphe’ bulunarak İstanbul 6. Ağır Ceza Mahkemesinde dava açılmıştır.Onur Yaser yakalandığı gecenin hemen ertesi günü, 3 Haziran 2010 tarihinde, telefonla aranarak imzaladığı ifade ve tutanaklarda “Tarih hatasının düzeltilmesi” hilesi ile ikinci kez emniyette çağrıldı. Emniyete gittiğinde, ifadesine bazı eklemeler yapıldı,  loş,  karanlık bir ortamda korkutulup, tehdit edilerek yeni ifade ve tutanaklar imzalatıldı. Ancak yeniden zor ve tehditle imzalattırılan ifade ve tutanaklardan da birer suret verilmeyerek kendisinin yine şüphe altında kalması sağlandığı gibi, üzerinde yakalanan esrar maddesini satın aldığı  kişinin telefonunu, kim veya kimlerden öğrendiğini hâlâ söylemediği için;  20 gün boyunca tahsis edilen bir polis ekibi tarafından adım adım fiziki olarak izlendi, telefonu dinlendi. Onur Yaser, bu gelişmelerden sonra çok çok fazla tedirgin olarak bir avukata başvurdu, vekaletname verdi. İfadesinin ve imzaladığı tutanakların birer örneğini almak için emniyete giden avukatına “Dosya üzerinde gizlilik kararı var “ gerekçesi ile ifadesi ve tutanaklar yine narkotik polislerince verilmek istenmedi, avukatın ısrarı, yazılı dilekçe vermek ve müdürleri ile görüşmek istemesi sonucunda ifadesi ve Madde Tartım Tutanağı’nı verdiler. Ancak iki kez alınmış olan ifade tutanağında, ifadeyi alan komiser vekili polis memurunun imzası bulunmamaktaydı. Üstelik yakalanmış bir şahsın aynı konudan ilgili Cumhuriyet Savcısının yazılı talebi olmadan; tekrar yakalanamayacağı, ifadesinin alınamayacağı yasal bir gereklilik olmasına karşın; avukatına müvekkilinin yeniden ifadesinin alınacağını söyleyerek  Onur Yaser’i, üçüncü kez ifade vermesi için narkotik şubeye çağırdılar. Onur Yaser 3. kez ifadeye gideceği veya tekrar yakalanabileceği ihtimalinin olduğu günün akşamında, 23 Haziran 2010 saat 22.00 civarında, kendisini, oturduğu apartmanın 3. katındaki evinde, odasının penceresinden çırılçıplak bir halde attı. Atladığında hayatta olan oğlumuz, ambulansın geç gelmesi, götürüldüğü ilk hastanenin başka hastaneye sevk etmesi ve ikinci hastanede de zamanında müdahale edilmemesi sonucu hayatını kaybetti.Onur Yaser, yaşamına son verme girişiminde bulunmadan bir kaç saat önce bizden İstanbul’a gelmemizi istemiş, başının sıkıntıda olduğunu bildirmişti. Saat 03.00 sıralarında İstanbul’a ulaştığımızda, oğlumuzu kaybetmiştik. Adli Tıp, Onur Yaser’in iç kanama sonucu öldüğünü belgeledi.Arkadaşları ve Patronu, Onur Yaser’in gözaltına alındıktan sonra yemeden içmeden kesildiğine, ürkek, tedirgin bir halde olduğuna, suskunlaştığına, iş konsantrasyonunun ve psikolojisinin bozulduğuna tanık oldular. Onur Yaser, arkadaşlarına anlattığı ve yaşamına son verme girişiminden bir gün önce kendi el yazısı ile yazdığı ve yarım kalmış olan nota göre, savcının serbest bırakın talimatına rağmen emniyette çırılçıplak soyuldu, hakarete uğradı, başkaları hakkında ifade vermeye zorlandı. Ölümünden bir gün önce konuştuğu bir arkadaşına ise şunları anlattı: “Gözaltında çırılçıplak soyuldum. Duvara yaslanmamı söylediler. Öksürtüldüm, bir süre çömeltilerek bekletildim. Bu süreçte ağlayan, polislere yalvaran bir kişinin sesi dinletildi, tokatlandım, sözlü olarak aşağılandım. Polislerden biri beni telefonla emniyete çağırdı ve önceki ifademden farklı bir ifade imzalattılar. Muhbirlik yapmam söylendi.” Arkadaşı, dosyadaki ifadesinde, “Benimle konuşurken zorlanıyordu, hüngür hüngür ağlıyordu. Söyledikleri zor anlaşılıyordu. İfadeyi imzalaması konusunda tehdit edildiğini söyledi” dedi.ADALET ARAMA SÜRECİMİZOğlumuzu kaybettiğimiz gün polisler hakkında, suç duyurusunda bulunarak, Oğlumuza, işkence yaptıkları, cinsel istismar yaptıkları ve insanlık dışı bir psikolojik baskı altında tuttukları için ölümüne neden olduklarını belirttik. Şişli Etfal Eğitim Araştırma Hastanesi, Okmeydanı Eğitim Araştırma Hastanesi ve İstanbul 112 İl Ambulans Servisi Başhekimliği görevlileri hakkında da geç müdahale ettikleri gerekçesiyle suç duyurusunda bulunduk. Polisler hakkındaki soruşturma Fatih Cumhuriyet Savcılığında yaklaşık 11 ay sürdü. Bu sürede, soruşturmayı yürüten cumhuriyet savcısı üç kez değişti. Dosyanın İEM bilgisayar image kayıtları hakkında gizlilik kararı konulmasına rağmen dosyanın tümünde gizlilik kararı varmış gibi, image kayıtlarının dosyaya ithali tarihi itibariyle, dosyanın devamına avukatların erişmesi uzun süre engellendi. Savcılığın isteği üzerine, ancak talebimizin aksine nezaret odası kameraları değil de yalnızca emniyetin giriş çıkış kameralarını inceleyen bilirkişiler, Onur Yaser’e işkence, cinsel istismar ve kötü muamele yapıldığına ilişkin bir kayda rastlamadıklarını belirttiler. Soruşturmayı tamamlayan Cumhuriyet Savcısı Muammer Akkaş bilirkişilerin bu raporu üzerine, 4 polis hakkında işkence suçundan takipsizlik karar verdi. Savcı, “Soyut iddialar dışında, kesin ve inandırıcı delil elde edilemediğini” belirtti. Ancak aynı kararda Narkotik Müdürlüğü bilgisayarlarının imaj kayıtları dikkate alınarak, iki polis hakkında ise resmi belgede sahtecilik suçundan fezleke düzenlendi.ETKİLİ BİR SORUŞTURMA YAPILDIĞINA İNANMIYORUZİddialarımızın olay örgüsü başlangıcında yer alan Onur Yaser’in 04.06.2010 veya 05.06.2010 tarihinde imzaladığı belgelerin, gözaltına alındığı 02.06.2010 tarihinde hazırlanmış ve imzalanmış gibi gösterildiği’ iddiası ile ilgili olarak ‘yeterli şüphe’ bulunup soruşturma dosyasının 2 şüphelisi hakkında Savcılık tarafından fezleke düzenlenerek İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmiştir. Cinsel saldırı ve işkence iddialarına ilişkin olarak verilen takipsizlik kararı ise, dosyanın diğer delilleri ile birlikte yeterli ve etkili bir soruşturma yapılmadan, görüntü tarihleri hususunda itirazlarımızın bile aydınlatılmadığı, Nezarethane kamera görüntülerinin ortaya çıkmadığı, sadece İstanbul Emniyet Müdürlüğü Narkotik Şube Müdürlüğünün giriş ve çıkış noktalarına ait kamera görüntülerinin incelenmesine ilişkin bilirkişi raporuna dayanmaktadır. Hakkında takipsizlik kararı verilen bir memurun, Onur Yaser’in üst aramasının çırılçıplak yapıldığını, ancak “İşkence yapılıp yapılmadığını görmediğini”, diğerinin “ çırılçıplak aramayı bizzat arkadaşı polis memuru ile birlikte yaptığını, ama çok nazik davrandığını” arkadaşı polis memurunun ise  “Çıplak aramayı polis arkadaşının yaptığını ancak kendisinin buna katılmadığı” şeklindeki inanılmaz çelişkili ifadelerine rağmen, takipsizlik kararının iddia olunan cinsel saldırının yapılması muhtemel yer olan çıplak aramanın yapıldığı nezarethane odası yerine, tarihleri hakkında bile itirazlarımızın bulunduğu Narkotik Şube Müdürlüğünün giriş/çıkış noktalarındaki kamera görüntülerinin incelenmesine ilişkin rapora dayandırılması, bizde ve avukatlarımızda suç duyurusunun yeterli ve etkili bir şekilde soruşturulmadığı kanaatini uyandırdırmıştır. Bu nedenle Avukatlarımız vasıtasıyla, Onur Yaser’i yakalayan polisler hakkında işkence, kötü muamele ve cinsel saldırı iddiaları hakkında verilen takipsizlik kararına da itiraz ettik.Avukatlarımız, İstanbul Valiliğinin doktorlar hakkında soruşturma izni vermemesi üzerine, Bölge İdare Mahkemesine başvurdular. Bölge İdare mahkemesi nezdindeki itirazımız kabul edilmiş olup doktorlar hakkındaki soruşturmanın başlayabilmesi için yazışma, tebligat gibi süreçlerin  tamamlanması beklenmektedir.Oğlumuzun ihlal edilen yaşam hakkı için adalet arama mücadelemizde, yurt içinde ve yurt dışında; Başbakanlık İnsan Hakları Başkanlığı, TBMM İnsan Hakları İnceleme ve Araştırma Komisyonu, İnsan Hakları Derneği, Avrupa Konseyi İşkenceyi Önleme Komitesi, Birleşmiş Milletler Şiddet Özel Raportörü, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği ve Birleşmiş Milletler Keyfi Gözaltına Alınanlar İçin Çalışma Grubu’ olmak üzere, insanların Temel İnsan Hakları ve Özgürlüklerini kullanma hakkının sağlanması alanında çalışmalar yapan yedi kuruluşa şikayet başvurusunda bulunduk.“Başvuru Dilekçelerimizde Yukarıda Açıkladığımız Hususlar Dışında Aşağıda Belirttiğimiz Noktalar Üzerinde de Durduk”
    Emniyet görevlileri, işkence, kötü muamele, cinsel istismar ve insanlık dışı psikolojik baskı yapmak suretiyle, oğlumuzun yaptığından utandırılması gibi, kaynağı kendinden menkul bir görev ve yetkiyi mi kendilerinde bulmuşlardır? Yasalara açıkça aykırı olmasına karşın; ifadesi alınan bir şahıs neden tekrar ifadeye çağrılmıştır? Bundan ilgili cumhuriyet savcısının bilgisi var mıydı? Bu durum Onur Yaser’in, oynanmak istenen kirli bir planın bir parçası haline getirilmek istendiğinin bir delili mi? Sadece kullanıcı olabileceği ispatlanabilecek Onur Yaser’in ölümüne kadar; narkotik şube görevlilerince, “Büyük bir uyuşturucu operasyonu dosyası içindesin” denilerek, izlendi, sıkıştırıldı, tehdit edildi, isimler alınmaya çalışıldı, muhbirliğe zorlandı mı? Onur’un çırılçıplak atlayarak intihar etmesinin ve ölmesinin anlamı, kendisini çırılçıplak soyarak işkence ve kötü muamele yapan narkotik Şube polislerine ve ölümüne kadar geçen 20 günlük süre boyunca kendisine psikolojik işkence yapanlara “Beni siz öldürdünüz” mü demek istedi? Nice emeklerle yetişen, ülkesine en çok hizmet edecek yaşta olan, çok zeki, ressam, müzisyen, heykel yapan, sporla uğraşan, mimarlık mesleğinde son derecede başarılı ve bu başarılarını daha da yükseltecek olan oğlumuzun, 11.4 gram esrar bulundurduğu yargılama sonucunda kanıtlansa bile Onur Yaser’imiz, Cezaların yasallığı ilkesi çerçevesinde yasal hakkı olarak denetimli serbestlik ve koruyucu önlemlerden faydalanarak sapasağlam genç bir adam olarak yaşamını sürdürecek, nice güzellikler ve sevdalar yaşayacak, nice eşi bulunmaz eserler yaratabilecek iken, O’nun kendi yaşamına kıymasına neden olacak sürecin devletin emniyet görevlilerince kendisine reva görülmesi, Sayın Başbakanın dilinden düşürmediği “İleri Demokrasi” içinde olan ülkemizde nasıl yaşanabilmiştir?

    OĞLUMUZ İÇİN KURULMUŞ WEB SAYFASI

    Oğlumuzun anılarını, hatırasını yaşatmak için kurulmuş web sayfasına  adresinden ulaşabilir onun fotoğraflarını görebilir, kardeşinin, akrabalarının, dostlarının, arkadaşlarının, patronlarının O’nun HAKKINDA, O’nun ARDINDAN duydukları acı, hasret kokan duygularını dillendirdikleri şiirleri, yazıları okuyabilirsiniz.

    Onur – Yaser CAN’ın
    Anne ve babası
    Hatice, Mevlüt CAN

=============================

‘Beni siz öldürdünüz’

“Gözaltında çırılçıplak soyuldum. Duvara yaslanmamı söylediler… Bir süre çömeltilerek bekletildim. Bu süreçte ağlayan, polislere yalvaran bir kişinin sesi dinletildi, tokatlandım, sözlü olarak aşağılandım. Polislerden biri beni telefonla emniyete çağırdı ve önceki ifademden farklı bir ifade imzalattılar. Muhbirlik yapmam söylendi”, Yaser Can karakolda yaşadıklarını arkadaşlarına bu şekilde anlattı. Ardından karakola tekrar çağrıldı. Ancak o çırılçıplak soyularak işkenceye maruz kaldığı karakola gitmek yerine, çırılçıplak soyundu ve kendini evinin camından attı. Genç mimar 28 yaşında hayata gözlerini yumdu.

Yaser Onur Can 1

Etkin Haber Ajansı / 08 Temmuz 2011 Cuma, 09:46

ÇAĞDAŞ KÜÇÜKBATTAL- Onur Yaser Can, İstanbul’da yaşamını sürdürürken, esrar satın aldığı gerekçesiyle, Harbiye’de 2 Haziran 2010’da, İstanbul Narkotik Şube Müdürlüğü ekiplerince gözaltına alındı. Onur Yaser’i yakalayan polis, kolayca tespit edebilecekleri uyuşturucu satıcılarını bilerek yakalamadı.

Avukat bulundurulmadan ifadesi alınan Yaser Can’ın ailesinin telefon numarası üzerinde olduğu halde onlara da haber verilmedi. Zorla yakalanmış olmasına karşın, yakalanma anındaki bedensel, ruhsal sağlık durumunun saptanması için ‘Giriş Doktor Raporu’ yasal zorunluluk olmasına rağmen alınmadı. Savcının gözaltı kararı olmamasına, gözaltına alınmayan şahısların nezarete dahi konulması yasal olarak yasak olmasına karşın; Onur Yaser nezarete alınarak çırılçıplak soyuldu, işkence ve cinsel istismara maruz bırakıldı.

Sorgu sırasında acı içinde polislere yalvaran genç bir insanın sesi dinletilen Yaser, hakarete uğradı, tokatlandı, muhbirliğe zorlandı. İşkence sonrası alınan ‘Çıkış Doktor Raporu’ için yapılan muayene ‘hukuk’ ayaklar altına alınarak işkence şüphelisi polisler huzurunda yapıldı. Rapor, ‘Yakalama ve Gözaltına Alma Yönetmeliği’ne ve ‘İstanbul Protokolü’ne aykırı biçimde hukuk dışı olarak düzenlendi.

TUTANAKLAR DEĞİŞTİRİLDİ

Savcının salıverilmesi talimatına karşın ‘Çıkış Doktor Raporu’ndan sonra işkence şüphelisi polisler tarafından tekrar emniyete götürülüp bir süre daha tutuldu. Polisler tarafından düzenlenen ve Onur Yaser’e işkenceyle imzalatılan ifade tutanaklarından salıverilmesi sırasında hiçbir suret verilmeyerek, kendisini şüphe altında hissetmesi sağlandı. Söz konusu ifade ve tutanaklar planlanmış bir şekilde değiştirilmek istendi.

Onur Yaser yakalandığı gecenin hemen ertesi günü, 3 Haziran 2010 tarihinde, telefonla aranarak imzaladığı ifade ve tutanaklarda ‘Tarih hatasının düzeltilmesi’ hilesi ile ikinci kez emniyette çağrıldı. Emniyete gittiğinde, ifadesine bazı eklemeler yapıldı. Loş, karanlık bir ortamda korkutulup, tehdit edilerek yeni ifade ve tutanaklar imzalatıldı. Ancak yeniden zor ve tehditle imzalattırılan ifade ve tutanaklardan da birer suret verilmeyerek kendisinin yine şüphe altında kalması sağlandığı gibi, üzerinde yakalanan esrar maddesini satın aldığı kişinin telefonunu, kim veya kimlerden öğrendiğini hâlâ söylemediği için, 20 gün boyunca tahsis edilen bir polis ekibi tarafından adım adım fiziki olarak izlendi, telefonu dinlendi.

Onur Yaser, bu gelişmelerden sonra çok fazla tedirgin olarak avukata başvurdu. İfadesinin ve imzaladığı tutanakların birer örneğini almak için emniyete giden avukatına ‘Dosya üzerinde gizlilik kararı var’ gerekçesi ile ifadesi ve tutanaklar yine narkotik polislerince verilmek istenmedi. Avukatın ısrarı, yazılı dilekçe vermek ve müdürleri ile görüşmek istemesi sonucunda ifadesi ve ‘Madde Tartım Tutanağı’nı verdiler. Ancak iki kez alınmış olan ifade tutanağında, ifadeyi alan komiser vekili polis memurunun imzası bulunmamaktaydı. Üstelik yakalanmış bir şahsın aynı konudan ilgili Cumhuriyet Savcısı’nın yazılı talebi olmadan tekrar yakalanamayacağı, ifadesinin alınamayacağı yasal bir gereklilik olmasına rağmen, avukatına müvekkilinin yeniden ifadesinin alınacağını söyleyerek Onur Yaser’i, üçüncü kez ifade vermesi için narkotik şubeye çağırdılar.

ÇIRILÇIPLAK İŞKENCE EDİLDİĞİ KARAKOLA YENİDEN GİTMEK YERİNE İNTİHAR ETTİ

Onur Yaser 3. kez ifadeye gideceği veya tekrar yakalanabileceği ihtimalinin olduğu günün akşamında, 23 Haziran 2010 saat 22.00 civarında, kendisini, oturduğu apartmanın 3. katındaki evinde, odasının penceresinden çırılçıplak bir halde attı. Atladığında hayatta olan Yaser, ambulansın geç gelmesi, götürüldüğü ilk hastanenin başka hastaneye sevk etmesi ve ikinci hastanede de zamanında müdahale edilmemesi sonucu hayatını kaybetti.

Arkadaşları, Onur Yaser’in gözaltına alındıktan sonra yemeden içmeden kesildiğine, ürkek, tedirgin bir halde olduğuna, suskunlaştığına, iş konsantrasyonunun ve psikolojisinin bozulduğuna tanık oldular. Onur Yaser, arkadaşlarına anlattığı ve yaşamına son verme girişiminden bir gün önce kendi el yazısı ile yazdığı ve yarım kalmış olan nota göre, savcının ‘serbest bırakın’ talimatına rağmen emniyette çırılçıplak soyuldu, hakarete uğradı, başkaları hakkında ifade vermeye zorlandı. Ölümünden bir gün önce konuştuğu bir arkadaşına ise şunları anlattı: “Gözaltında çırılçıplak soyuldum. Duvara yaslanmamı söylediler. Öksürtüldüm, bir süre çömeltilerek bekletildim. Bu süreçte ağlayan, polislere yalvaran bir kişinin sesi dinletildi, tokatlandım, sözlü olarak aşağılandım. Polislerden biri beni telefonla emniyete çağırdı ve önceki ifademden farklı bir ifade imzalattılar. Muhbirlik yapmam söylendi.”

Arkadaşı, dosyadaki ifadesinde, “Benimle konuşurken zorlanıyordu, hüngür hüngür ağlıyordu. Söyledikleri zor anlaşılıyordu. İfadeyi imzalaması konusunda tehdit edildiğini söyledi” dedi.

Yaser’in anne ve babası Hatice-Mevlüt Can, yaşamına son verme girişiminde bulunmadan bir kaç saat önce başının belada olduğunu, kendilerinden İstanbul’a gelmelerini istediğini ve kendilerinin Saat 03.00 sıralarında İstanbul’a ulaştıklarında oğullarının artık hayatta olmadığını anımsattı. Aile adalet arama süreçlerini şöyle anlattı:

11 AY SÜREN DURUŞMADA İŞKENCECİLERE TAKİPSİZLİK

“Oğlumuzu kaybettiğimiz gün polisler hakkında, suç duyurusunda bulunarak, Oğlumuza, işkence yaptıkları, cinsel istismar yaptıkları ve insanlık dışı bir psikolojik baskı altında tuttukları için ölümüne neden olduklarını belirttik. Şişli Etfal Eğitim Araştırma Hastanesi, Okmeydanı Eğitim Araştırma Hastanesi ve İstanbul 112 İl Ambulans Servisi Başhekimliği görevlileri hakkında da geç müdahale ettikleri gerekçesiyle suç duyurusunda bulunduk. Polisler hakkındaki soruşturma Fatih Cumhuriyet Savcılığı’nda yaklaşık 11 ay sürdü. Bu sürede, soruşturmayı yürüten cumhuriyet savcısı üç kez değişti. Dosyanın İEM bilgisayar image kayıtları hakkında gizlilik kararı konulmasına rağmen, dosyanın tümünde gizlilik kararı varmış gibi, image kayıtlarının dosyaya ithali tarihi itibariyle, dosyanın devamına avukatların erişmesi uzun süre engellendi. Savcılığın isteği üzerine, ancak talebimizin aksine nezaret odası kameraları değil de yalnızca emniyetin giriş çıkış kameralarını inceleyen bilirkişiler, Onur Yaser’e işkence, cinsel istismar ve kötü muamele yapıldığına ilişkin bir kayda rastlamadıklarını belirtti. Soruşturmayı tamamlayan Cumhuriyet Savcısı Muammer Akkaş bilirkişilerin bu raporu üzerine, 4 polis hakkında işkence suçundan takipsizlik karar verdi. Savcı, ‘Soyut iddialar dışında, kesin ve inandırıcı delil elde edilemediğini’ belirtti. Ancak aynı kararda Narkotik Müdürlüğü bilgisayarlarının imaj kayıtları dikkate alınarak, iki polis hakkında ise resmi belgede sahtecilik suçundan fezleke düzenlendi.”

ULUSLARARASI İNSAN HAKLARI KURUMLARINA ŞİKAYET BAŞVURUSU

Can ailesi, verilen takipsizlik kararına itiraz etti. Ayrıca doktorlar hakkındaki takipsizlik kararına yapılan itiraz da kabul edildi. Hukuk mücadelesini sürdürmekte kararlı olduklarını belirten aile, Başbakanlık İnsan Hakları Başkanlığı, TBMM İnsan Hakları İnceleme ve Araştırma Komisyonu, İnsan Hakları Derneği, Avrupa Konseyi İşkenceyi Önleme Komitesi, Birleşmiş Milletler Şiddet Özel Raportörü, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği ve Birleşmiş Milletler Keyfi Gözaltına Alınanlar İçin Çalışma Grubu’na başvuruda bulundu.

Etkin Haber Ajansı  http://www.etha.com.tr

==================================

‘Onur işkence kurbanı oldu’

İki kez gözaltına alınan ve üçüncü kez çağrıldığında canına kıyan 28 yaşındaki Onur Yaser Can’ın ailesi oğullarının poliste işkence gördüğü için intihar ettiği iddiasıyla dava açtı

02:30 | 02 Temmuz 2011

‘Onur işkence kurbanı oldu’
Onur Yaser Can

BURCU KARAKAŞ

Esrar satın aldığı iddiasıyla geçen yıl 2 kez gözaltına alınan ODTÜ Mimarlık Fakültesi mezunu Onur Yaser Can (28), üçüncü kez ifade için emniyete çağırıldığı gün evinin bulunduğu üçüncü kattan atlayarak intihar etti. Oğullarının İstanbul Emniyet Müdürlüğü Narkotik Şubesi’ndeki sorgu sırasında işkence gördüğünü iddia eden ailenin suç duyurusuna takipsizlik kararı veren savcılık, Narkotik Şube’deki bilgisayarların imaj kayıtlarını dikkate alarak, “resmi belgede sahtecilik” suçundan iki polis memuru hakkında dava açtı.
İstanbul 4. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülecek davanın ilk duruşması 15 Temmuz’da. Can ailesinin avukatı Ercan Kanar, takipsizlik kararına itirazlarının kabul edilmemesi halinde AİHM’e başvuracaklarını söyledi.

‘Evrakta eksik var’ diye çağırdılar
ODTÜ Mimarlık Fakültesi mezunu Onur Yaser Can (28), 2 Haziran 2010’da Harbiye’de uyuşturucu satın aldığı iddiasıyla Narkotik Şube ekiplerince gözaltına alındı. Emniyet çıkışında arkadaşlarına çırılçıplak soyulduğunu, yere çökertiltiğini ve hakarete uğradığını anlattığı iddia edilen genç mimar, nöbetçi savcının “İfadesini alıp bırakın” talimatına rağmen iki gün sonra tutanaklarda eksiklikler olduğu gerekçesiyle yeniden ifade vermeye çağrıldı.
İkinci kez ifade verdiği şubeden ayrılırken avukatına, müvekkilinin emniyete tekrar gelmesi gerekebileceği söylendi. Can, üçüncü kez ifade için şubeye çağırıldığı 23 Haziran’da evinin bulunduğu üçüncü kattan çırılçıplak atlayarak intihar etti. İddiaya göre, ambulans geç geldi. Götürüldüğü Şişli Etfal Eğitim Araştırma Hastanesi müdahalede bulunmayarak Can’ı başka yere yönlendirdi. Hastaneye yetiştirildiğinde kurtarılamayan genç, iç kanamadan 24 Haziran’da hayatını kaybetti.

‘Üç kere çağrı hukuka aykırı’
Milliyet’e konuşan avukat Ercan Kanar, savcılığın dosyayı bir yıldır ihmal ettiğini savunarak, şöyle konuştu:
“Böylesi basit bir suçta üç kez emniyete çağırmak hukuka aykırı. Narkotik Şube hakkında işkence ve cinsel saldırı, ilgili hastane görevlileri hakkında da geç müdahale ettikleri gerekçesiyle suç duyurusunda bulunduk. Dosya savcılıkta bir yıl kaldı. Sonunda 4 polise işkence suçundan takipsizlik kararı verildi. Üç tane savcı değişti.
Sorgu odasının kamera kayıtları ve bilgisayarların imaj kayıtlarının incelenmesi taleplerimiz yerine getirilmedi. Sadece iki polis hakkında evrakta sahtekarlıktan dava açıldı. Oysa bizim suç duyurumuz işkence idi. Takipsizlik kararına itiraz ettik. Eğer oradan ret gelirse, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) gideceğiz.”
Gördüğü işkence nedeniyle oğullarının intihara sürüklendiğini iddia eden anne Hatice Can, “Oğlumuz ‘Memleketimde kalıp neler yapabileceğimi görmek istiyorum’ demişti ama bu memleket onu toprağa bastı” diye konuştu.

2 temmuz 2011 Milliyet

=====================================================================
Kaybolan bir hayat ve adalet arayışı
15:20 25 Haziran 2011
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Geçtiğimiz yıl gözaltına alınan Onur Yaser Can, polisin işkence ve cinsel istismarına maruz kaldı ve intihar ederek yaşamını yitirdi. Yaşananları mektubunda anlatan anne Hatice Mevlüt Can, hukukun ve ‘ileri demokrasi’nin aldığı yarayı bir kez daha dile getirdi…Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) Mimarlık Bölümü’nden 2009 yılında mezun olan ve İstanbul’da mimarlık yapan 28 yaşındaki Onur Yaser Can, 2 Haziran 2010 tarihinde esrar satın aldığı gerekçesiyle narkotik şube ekiplerince yakalandı. Gözaltına alınan ve 2 kez ifade veren Can, karakolda cinsel istismara ve işkenceye uğradığını iddia etmiş ve intihar ederek yaşamına son vermişti.
Onur Yaser’i yakalayan polis ekibi kendisini yakaladıklarında, kolayca yakalayabilecekleri uyuşturucu satıcılarını bilerek ve kasten polis ifadeleri dikkate alındığında yakalamadı. Onur Yaser’in ifadesi müdafii avukat bulundurulmadan alındı. İfadesinde ailesinin telefonu yazılı olmasına ve anayasal bir gereklilik olmasına rağmen yakınlarına haber verilmedi.  Savcı tarafından verilmiş bir gözaltı talimatı olmamasına rağmen nezarette tutulan Can, burada polis tarafından işkenceye uğradı. Bundan sonrasını, annesi Hatice Mevlüt Can’ın oğlunun ölüm yıl dönümünde kaleme aldığı mektubundan alıntılarla aktarıyoruz:
“Onur Yaser’in zorla yakalanmış olmasına ve yasal bir gereklilik olmasına karşın yakalanma anındaki bedensel, ruhsal sağlık durumunun saptanması için Giriş Doktor Raporu alınmadı. Savcının gözaltı kararı olmamasına, gözaltına alınmayan şahısların nezarete dahi konulması yasal olarak yasak olmasına karşın; Onur Yaser nezarete alınarak çırılçıplak soyularak işkence ve cinsel istismara maruz bırakıldı, bu sırada acı içinde polislere yalvaran genç bir insanın sesi dinletildi, hakarete uğradı, tokatlandı, muhbirliğe zorlandı. İşkence sonrası alınan Çıkış Doktor Raporu için yapılan muayene yine yasal bir gereklilik olmasına ve yapılmaması zorunluluğuna karşın, işkence şüphelisi polisler huzurunda yapıldı, bedensel ve ruhsal sağlık durumu tam olarak muayene edilmeyerek, Çıkış Doktor Raporu, Yakalama ve Gözaltına Alma Yönetmeliğine ve İstanbul Protokolü’ne aykırı biçimde hukuk dışı olarak düzenlendi. Onur Yaser, savcının salıverilmesi talimatına karşın Çıkış Doktor Raporu’ndan sonra işkence şüphelisi polisler tarafından tekrar emniyete götürülüp bir süre daha tutuldu.”HAK İHLALLERİ BİTMİYOR
Salıverildikten sonra kendisine ifade tutanaklarının hiçbir sureti verilmeyen Can’ın ifadeleri üzerinde, daha sonra bilinçli bir şekilde “düzeltmelere” gidildiği anlaşılınca İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından İstanbul 6. Ağır Ceza Mahkemesi’ne “yeterli delil” şüphesi ile dava açıldı. Yaser yakalandığı gecenin hemen ertesi gün, imzaladığı ifade ve tutanaklarda “Tarih hatasının düzeltilmesi” hilesi ile ikinci kez emniyette çağrıldı. Emniyete gittiğinde, ifadesine bazı eklemeler yapıldı, karanlık bir ortamda korkutulup, tehdit edilerek yeni ifade ve tutanaklar imzalatıldı. Ardından kendisi 20 gün boyunca izlendi, psikolojik baskı gördü.
“Onur Yaser, bu gelişmelerden sonra çok çok fazla tedirgin olarak bir avukata başvurdu, vekaletname verdi. İfadesinin ve imzaladığı tutanakların birer örneğini almak için emniyete giden avukatına “dosya üzerinde gizlilik kararı var “ gerekçesi ile ifadesi ve tutanaklar yine Narkotik Polislerince verilmek istenmedi, Avukatın ısrarı, yazılı dilekçe vermek ve müdürleri ile görüşmek istemesi sonucunda ifadesi ve Madde Tartım Tutanağı’nı verdiler. Ancak iki kez alınmış olan ifade tutanağında, ifadeyi alan Komiser Vekili Polis Memuru’nun imzası bulunmamaktaydı. Üstelik yakalanmış bir şahsın aynı konudan ilgili Cumhuriyet Savcısı’nın yazılı talebi olmadan; tekrar yakalanamayacağı, ifadesinin alınamayacağı yasal bir gereklilik olmasına karşın; avukatına müvekkilinin yeniden ifadesinin alınacağını söyleyerek  Onur Yaser’i, üçüncü kez ifade vermesi için Narkotik Şubeye çağırdılar. Onur Yaser 3. Kez ifadeye gideceği veya tekrar yakalanabileceği ihtimalinin olduğu günün akşamında, 23 Haziran 2010 saat 22:00 civarında, kendisini, oturduğu apartmanın 3. katındaki evinde, odasının penceresinden çırılçıplak bir halde attı. Atladığında hayatta olan oğlumuz, ambulansın geç gelmesi, götürüldüğü ilk hastanenin başka hastaneye sevk etmesi ve ikinci hastanede de zamanında müdahale edilmemesi sonucu hayatını kaybetti. Ölümünden bir gün önce konuştuğu bir arkadaşına ise şunları anlattı: “Gözaltında çırılçıplak soyuldum. Duvara yaslanmamı söylediler. Öksürtüldüm, bir süre çömeltilerek bekletildim. Bu süreçte ağlayan, polislere yalvaran bir kişinin sesi dinletildi, tokatlandım, sözlü olarak aşağılandım. Polislerden biri beni telefonla emniyete çağırdı ve önceki ifademden farklı bir ifade imzalattılar. Muhbirlik yapmam söylendi.”ADALET ARAMA SÜRECİ
Aile, oğullarını kaybettikleri gün polisler hakkında işkence ve cinsel istismarda bulundukları gerekçesiyle suç duyurusunda bulunmuş ve Fatih Cumhuriyet Savcılığı polisler hakkında soruşturma başlatmıştı. 11 ay süren soruşturmada, soruşturmaya bakan savcı üç kez değişti, dosyanın tümünde gizlilik kararı olmamasına rağmen avukatların dosyaya ulaşması engellendi. Savcılığın isteği üzerine, nezaret odasının değil de emniyete giriş çıkış kamera kayıtlarını inceleyen bilirkişiler, “Yaser’e işkence, cinsel istismar ve kötü muamele yapıldığına ilişkin bir kayda rastlamadıklarını” rapor ettiler. Soruşturmayı tamamlayan Cumhuriyet Savcısı dört polis hakkında işkence suçundan takipsizlik kararı verdi. Savcı, “soyut iddialar dışında, kesin ve inandırıcı delil elde edilemediğini” belirtti. Ancak aynı kararda Narkotik Müdürlüğü bilgisayarlarının imaj kayıtları dikkate alınarak, iki polis hakkında ise resmi belgede sahtecilik suçundan fezleke düzenlendi. etkili bir soruşturma yapıldığına inanmayan aile, ve avukatlar Onur Yaser’i yakalayan polisler hakkında işkence, kötü muamele ve cinsel saldırı iddiaları hakkında verilen takipsizlik kararına  itiraz etti.
Yaser ailesi oğullarının ihlal edilen yaşam hakkı için; Başbakanlık İnsan Hakları Başkanlığı, TBMM İnsan Hakları İnceleme ve Araştırma Komisyonu, İnsan Hakları Derneği, Avrupa Konseyi İşkenceyi Önleme Komitesi, Birleşmiş Milletler Şiddet Özel Raportörü, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği ve Birleşmiş Milletler Keyfi Gözaltına Alınanlar İçin Çalışma Grubu’ olmak üzere, insanların Temel İnsan Hakları ve Özgürlüklerini kullanma hakkının sağlanması alanında çalışmalar yapan yedi kuruluşa şikayet başvurusunda bulundu…

Yaşama sevinciyle dolu bir hayat…Onur Yaser Can 3 Haziran 1982’de Ankara’da doğdu. 1986 Yılının Nisan ayında, babası bir Türk şirketinin Irak/Bağdat ofisinde çalışmaya başlayınca, Bağdat’a taşındılar. Ancak savaş nedeniyle 1989 yılında aile Türkiye’ye döndü. 2000 yılında girdiği üniversite sınavlarında Birinci tercihi olan ODTÜ Mimarlık Fakültesi’ne kaydını yaptığı yıl kazandığı AFS Bursu nedeniyle, ODTÜ Mimarlık’taki eğitimini dondurarak,  Belçika/Brüksel’de  Saint Lucas Güzel Sanatlar Okulu’nda bir eğitim yılı süresince sanat,  özellikle resim eğitimi aldı. ODTÜ Mimarlık’taki eğitimi sırasında kazandığı ERASMUS Değişim  Programı kapsamında İtalya’da Bari Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’ne bir eğitim yılı süresince devam etti. Davul, Bendir, çeşitli perküsyon aletleri, gitar, saz çaldı. Mimarlık öğrencisi olarak katıldığı, ünlü heykeltıraş Mehmet Aksoy’un da bulunduğu mimarlık ekibi, Sarıkamış Harekatı Anma Alanları Fikir Yarışması’nda 3. oldu.  Kültür Bakanlığı sertifika ve ödülünü aldı…
25.Haziran.2011 Birgün Gazetesi

===========================

Onur’a işkence yapan polisler yine aklandı

ANF

15:43 / 02 Haziran 2011

İSTANBUL – Esrar satın aldığı gerekçesiyle gözaltına alındıktan sonra iki kez ifade veren Onur Yaser Can gözaltına alındıktan kısa bir süre sonra yaşamına son verdi. Onur’u gözaltına alan polisler hakkında “işkence”, “cinsel saldırı” suçlarından yürütülen soruşturma, 11 ay sonra takipsizlikle sonuçlandı.

Onur Yaser Can’ın yaşamını erken ölümle noktalayan süreç, esrar satın aldığı gerekçesiyle 2 Haziran 2010’da Harbiye’de gözaltına alınmasıyla başladı.

İstanbul Narkotik Şube Müdürlüğü ekiplerince gözaltına alınan Onur, arkadaşlarına anlattığına göre, emniyette çırılçıplak soyuldu, yüzü duvara dönük uzun süre bekletildi, yere çökertildi, öksürtüldü. Tokatlandı, hakarete uğradı. Ağlama, çığlık sesleri, polislere yalvaran birileri dinletildi. Serbest bırakıldıktan sonra, telefonla aranarak, ikinci kez emniyete çağrıldı. Telefondaki polis, ilk ifadesinde tarih hatasının olduğunu söylemişti. Onur, 4 Haziran günü ikinci kez emniyette gitti. Bu kez ifadesine bazı eklemeler yapıldı.

Emniyet için muhbirlik yapması istendi. Onur, artık bir avukat tutmaya, olanları ailesine anlatmaya karar vermişti. İkinci ifade nedeniyle başının derde gireceğini düşünüyordu. Avukatı, Yaser Onur’un verdiği ifadeyi almaya gittiğinde zorluk yaşadı. Avukata, Onur’ın yeniden ifadesinin alınacağı söylendi. Onur Yaser Can, üçüncü kez ifadeye gideceği günün akşamında, çırılçıplak bir halde, kendisini oturduğu evin balkonundan attı.

Can ailesi, polisler hakkında suç duyurusunda bulunarak, oğullarının psikolojik baskı altında kaldığı için intihar ettiğini belirttiler.

Polisler hakkındaki soruşturma Fatih Cumhuriyet Savcılığı’nda yaklaşık 11 ay sürdü. Bu sürede, soruşturmayı yürüten savcı üç kez değişti. Dosyaya gizlilik kararı konuldu. Savcılığın isteği üzerine, emniyetin kameralarını inceleyen bilirkişiler, Onur’a kötü muamele yapıldığına ilişkin bir kayda rastlamadılar.

Soruşturmayı tamamlayan Cumhuriyet Savcısı Muammer Akkaş, 4 polis hakkında işkence suçundan takipsizlik kararı verdi. Savcı, “soyut iddialar dışında, kesin ve inandırıcı delil elde edilemediğini” belirtti. İki polis hakkında ise resmi belgede sahtecilik suçundan fezleke düzenlendi.

=====================================================
Aile adalet arıyor

Acı içinde bir insanın ses kaydını dinlettiler 

Gözaltına alındıktan 22 gün son­ra yaşamına son veren genç mimar Onur Yaser Can’ın ailesi, sorum­luların yargı önüne çıkarılması için Başbakanlık İnsan Hakları Başkanlığı’ndan BM Keyfi Gözaltına Almanlar İçin Çalışma Grubu’na kadar çalmadık kapı bırakmadı. TBMM İnsan Hakları İnceleme Komisyonu’na da başvuran aile, Onur’u gözaltına alan polisler hak­kında işkence suçundan verilen ta­kipsizlik kararına da itiraz edecek. Sunulan dilekçede, İstanbul’da 2 Haziran 2010’da esrar satın aldığı gerekçesiyle narkotik şube polislerince yakalanan Onur’un, emniyet­te işkence, kötü muamele ve cinsel istismara maruz kaldığı, psikolojik bunalıma girdiği, travma yaşadığı anlatıldı. Onur’un üçüncü kez şu­beye çağrıldığı 23 Haziran 2010 günü 3. kattaki evinin odasının penceresinden atladığı belirtildi.

“Avukata gerek yok”

Polislerin Onur’a basit bir ifade alma işleminden sonra serbest kalacağını, avukat talebine gerek olmadığını söylediklerine dikkat çekilen dilekçede şu ifadelere yer verildi: “Onur, bir süre tek başına bir odada bekletiliyor. Bu sırada polislere acı içinde yalvaran genç bir insanın sesi dinletiliyor. Başka odaya alınarak çırılçıplak soyuluyor, yere çömeltilip öksürtülüyor, tokatlanıyor ve çıplakken uzun süre duvara dönük olarak bekletiliyor, alay ediliyor.” Onur’un ölmeden önce yaşadıklarını anlattığı notun yarım kaldığı, emniyette imzaladığı hiçbir belgenin verilmediği ifade edilerek, serbest kaldığında korktuğu için yeni bir cep telefonu numarası aldığı anlatıldı. Dilekçede, “4 Haziran Cuma veya 5 Haziran Cumartesi imzaladığı belgeler, gözaltına alındığı 2 Haziran Çarşamba günü hazırlanmış ve imzalanmış gibi gösteriliyor. İfadesi alınan bir şahıs neden tekrar ifadeye çağrılır? Bundan ilgili cumhuriyet savcısının bilgisi var mıydı? Sadece kullanıcı olabileceğini bilmelerine rağmen Onur, ölümüne kadar narkotik şube görevlilerince tehdit edildi mi?” diye soruldu.

 Hilal Köse

 3 Haziran 2011 Cumhuriyet

================================================

24 Haziran 2010’da gözaltına alındıktan bir süre sonra yaşamına son vermişti

Yarın Oııur’un doğum günü

► Onur Yaser Can’ın ölümüyle ilgili soruşturmada, polisler hakkında takipsizlik kararı verildi.

Dost canlısı biri olan Onur Yaser Can, hayat dolu ve çok yönlü bir kişiliğe sahipti.

Genç mimar Onur Yaser Can, istanbul’da 24 Haziran 2010’da, gözaltına alındıktan kısa bir süre sonra yaşamına son verdi. Onur’u gözaltına alan polisler hakkında “işkence”, “cinsel saldırı” suçlarından yürütülen soruşturma, 11 ay sonra takipsizlikle sonuçlandı.

Onur, 3 Haziran 1982’de Ankara’da dünyaya geldi. Çocukluğunun bir bölümünü babasının işi nedeniyle Bağdat’ta geçirdi, ilkokul birinci sınıfı, BM Bağdat Uluslararası Okulu’nda okudu. İngilizceyi ve okuma yazmayı burada öğrendi. Ailesiyle, 1989’da Türkiye’ye döndü, ilköğretimi ve liseyi takdir belgeleriyle tamamladı. Üniversite sınavını, Türkiye 2100’üncüsü olarak kazandı ve ilk tercihi olan Ortadoğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) Mimarlık Fakültesi’ne girebildi.

Brüksel’de Saint Lucas Güzel Sanatlar Okulu’nda burslu olarak bir yıl resim eğitimi aldı, Flamanca öğrendi. ODTÜ’nün değişim programıyla gittiği italya’da, mimarlık eğitimi aldı ve İtalyanca öğrendi. Çocukluğundan bu yana müzikle iç içe olan Onur, davul, bendir, çeşitli perküsyon aletleri, gitar ve saz çalıyordu.

Mimar olarak çalışmaya başlayan Onur, esrar satın aldığı gerekçesiyle, Harbiye’de 2 Haziran 2010’da, istanbul Narkotik Şube Müdürlüğü ekiplerince gözaltına alındı. Savcılığın talimatıyla serbest bırakıldı ancak 4 Haziran’da, telefonla aranarak ikinci kez emniyete çağrıldı. Emniyete gittiğinde, ifadesine bazı eklemeler yapıldı.

Bu gelişmeden sonra tedirgin olan Onur bir avukata başvurdu. İfadenin örneğini almak için emniyete giden avukata, Onur’un yeniden ifadesinin alınacağı söylendi. Onur, üçüncü kez ifadeye gideceği günün akşamında, çırılçıplak bir halde, kendisini oturduğu evin balkonundan attı.

Onur, yaşamına son vermeden birkaç saat önce anne ve babasından İstanbul’a gelmelerini istemişti. Can ailesi saat 03.00 sıralarında İstanbul’a ulaştığında, Onur vefat etmişti.

Onur, arkadaşlarına anlattığına göre, emniyette çırılçıplak soyuldu, hakarete uğradı, başkaları hakkında ifade vermeye zorlandı. Ölümünden bir gün önce konuştuğu bir arkadaşına ise şunları anlattı: “Gözaltında çırılçıplak soyuldum. Duvara yaslanmamı söylediler. Bir süre çömeltilerek bekletildim. Bu süreçte sözlü olarak aşağılandım. Polislerden biri beni telefonla emniyete çağırdı ve önceki ifademden farklı bir ifade imzalattılar. Muhbirlik yapmam söylendi.”

Arkadaşı, dosyadaki ifadesinde, “Benimle konuşurken zorlanıyordu, ağlıyordu. Söyledikleri zor anlaşılıyordu. İfadeyi imzalaması konusunda tehdit edildiğini söyledi” dedi.

Şüpheler inandırıcı değil’

 Can ailesi, polisler hakkında suç duyurusunda bulunarak, oğullarının psikolojik baskı altında kaldığı için intihar ettiğini belirttiler.

Polisler hakkındaki soruşturma Fatih Cumhuriyet Savcılığı’nda yaklaşık 11 ay sürdü. Bu sürede, soruşturmayı yürüten savcı üç kez değişti. Dosyaya gizlilik kararı konuldu. Savcılığın isteği üzerine, emniyetin kameralarını inceleyen bilirkişiler, Onur’a kötü muamele yapıldığına ilişkin bir kayda rastlamadılar.

Soruşturmayı tamamlayan Cumhuriyet Savcısı Muammer Akkaş, 4 polis hakkında işkence suçundan takipsizlik karan verdi. Savcı, “soyut iddialar dışında, kesin ve inandırıcı delil elde edilemediğini” belirtti. İki polis hakkında ise resmi belgede sahtecilik suçundan fezleke düzenlendi.

Hilal Köse

2 Haziran 2011 Cumhuriyet

================================

28 Mart 2011 tarihinde ,Batman milletvekili Ayla AKAT ATA’nın ,Onur YASER CAN’ın yaşamını kaybetmesi hakkında TBMM Başkanlığına verdiği soru önergesinin metnine aşağıdaki TBMM’nin web sayfasından ulaşabilirsiniz.

http://www2.tbmm.gov.tr/d23/7/7-19034s.pdf

================================================

İHD işkence iddiasının peşini bırakmadı

Mimar Onur Yaser Can’in yaklaşık 9 ay önce gözaltında işkence gördükten sonra intihar ettiği iddiları ile ilgili İHD suç duyurusunda bulundu….

İHD işkence iddiasının peşini bırakmadı

GENÇAĞA KARAFAZLI-

Mimar Onur Yaser Can’in yaklaşık 9 ay önce gözaltında işkence gördükten sonra intihar ettiği iddiları ile ilgili İHD suç duyurusunda bulundu.

İHD’nin suç duyurusu sonrası İçişleri bakanlığı İstanbul emniyet müdürlüğü Narkotik şübe de görevli polisler hakkında idari soruşturma başlattı.

Esrar satın aldığı gerekçesiyle gözaltına alındıktan sonra 2 kez ifade veren Onur Yaser Can’ın emniyette işkence gördüğü iddiaları sonrası İHD avukatlarından AV.Ercan Kanar İstanbul emniyet müdürlüğü narkotik şube polisleri hakkında idari soruşturma açılması için suç duyurusunda bulunmuştu.

İçişleri bakanlığı Emniyet genel müdürlüğü İHD’nin suç duyurusu dilekçesine verdiği cevapta;İlgili yazınızda Onur Yaser Can  isimli şahsın  intiharı ile ilgili  olarak  narkotik şübe görevlileri hakkında  soruştırma açılıp açılmadığına dair ilgili yazınız incelendi.

Can’ın anne ve babası Mevlüt ve Hatice CAN’ın derneğinize hitaben vermiş oldukları dilekçede;Oğulları Onur Yaser CAN’ın, narkotik suçlarla  mücadele şübe  müdürlüğü  görevlilerince  yakalandığı,ifade alınırken  gördüğü işkence ,kötü muamele  ve cinsel istismar sebebi ile  psikolojik bunalıma  girdiği  ve trvma geçirdiği daha sonra yeniden şübeye çağrıldığında kendisni 3.kattan atması sonucu yaşamına son verdiği şeklinde iddilara yer verildiğinden  geekli soruşturmayı  yapmak üzere  müfettiş görevlendirilmesine dair İstanbul valiliğinin  21.03.2011 tarih ve 49106 sayılı yazısı üzerine konunun araştırma ve soruşturmasına  müfettiş görevlendirlmiştir.denilerek İHD nin olayla ilgili işkence iddiları yeniden gündeme taşınmış oldu.

ODTÜ) Onur Yaser Can esrar sattığı gerekçesiyle gözaltına alınmıştı

Genç mimar Onur Yaser Can, 24 Haziran 2010’da yaşamına son verdiğinde henüz 28 yaşındaydı. Resimle, müzikle yakından ilgilenen, hayat dolu bir gencin, kendi elleriyle ölümü tercih etmesi çevresindeki herkesi yıkıma uğrattı. Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nden (ODTÜ) 2009’da mezun olan Onur’ın yaşamını erken ölümle noktalayan süreç, esrar satın aldığı gerekçesiyle 2 Haziran 2010’da Harbiye’de gözaltına alınmasıyla başladı. İstanbul Narkotik Şube Müdürlüğü ekiplerince gözaltına alınan Onur, arkadaşlarına anlattığına göre, emniyette çırılçıplak soyuldu, yüzü duvara dönük uzun süre bekletildi, yere çökertildi, öksürtüldü. Tokatlandı, hakarete uğradı. Ağlama, çığlık sesleri, polislere yalvaran birileri dinletildi. Serbest bırakıldıktan sonra, telefonla aranarak, ikinci kez emniyete çağrıldı. Telefondaki polis, ilk ifadesinde tarih hatasının olduğunu söylemişti. Onur, 4 Haziran günü ikinci kez emniyette gitti. Bu kez ifadesine bazı eklemeler yapıldı.

Emniyet için muhbirlik yapması istendi.

3.kez ifadeye çağrılınca intihar etti.

Onur, artık bir avukat tutmaya, olanları ailesine anlatmaya karar vermişti. İkinci ifade nedeniyle başının derde gireceğini düşünüyordu. Avukatı, Yaser Onur’un verdiği ifadeyi almaya gittiğinde zorluk yaşadı. Avukata, Onur’ın yeniden ifadesinin alınacağı söylendi. Onur Yaser Can, üçüncü kez ifadeye gideceği günün akşamında, çırılçıplak bir halde, kendisini oturduğu evin balkonundan attı. O sırada evde arkadaşları da vardı. Onur’un düştüğünü ikinci kattaki bir komşusunun down sendromlu çocuğu gördü. Onur ile son konuşan kişiler Ankara’da yaşayan anne ve babası oldu. Babasını saat 20.24 sıralarında arayan Onur, “Başımda adli sıkıntı var. Telefonda konuşamam” dedi. Annesinden de İstanbul’a gelmelerini istedi. Can ailesi yoldayken, Onur’un balkondan düştüğü, hastanede ameliyata alındığı haberi geldi. Aile saat 03.00 sıralarında İstanbul’a ulaştığında ise Onur vefat etmişti. Can ailesi savcılığa başvurarak, Narkotik Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü görevlileri hakkında “neticesi sebebiyle ağırlaşmış işkence, görevi kötüye kullanma, cinsel saldırı” iddiasıyla suç duyurusunda bulundu. Fatih Cumhuriyet Başsavcılığı’nca yürütülen soruşturma ise aradan 9 ayı aşkın bir süre geçtiği halde sonuçlanmadı.

Arkadaşlarına nasılişkence gördüğünü anlatmıştı

Arkadaşları, Onur’un gözaltına alındıktan sonra yemeden içmeden kesildiğine, ürkek, tedirgin bir halde olduğuna, psikolojisinin bozulduğuna tanık oldu. Arkadaşlarına, “Çırılçıplak uzun süre bekletildim. O şekilde sorgulama yaptılar, küfrettiler” dedi. Başka birileri hakkında ifade vermeye zorlandığını anlattı. Babası ise Yaser’in, ikinci kez ifadeye çağrıldığında loş bir ortama götürüldüğünü, orada acele ettirilerek, korkutularak bütün evrakların yeniden imzalatıldığını söylüyor. “Benim oğlumun bu suç nedeniyle yakalanmasına kadar hiçbir sıkıntısı yoktu. Hayatında polis tarafından sorgulanmamış bir çocuktu” diyen baba, Onur’un üçüncü kez emniyete gitmekten korktuğuna işaret ediyor.

“Olanları ağlayarak anlattı”

Ölümünden 1 gün önce konuştuğu arkadaşı ise şunları söylüyor: “Bana anlattığına göre 2 hafta kadar önce uyuşturucu ile yakalanmış. Gözaltında çırılçıplak soyulmuş, duvara yaslanması söylenmiş. Bir süre çömeltilerek bekletilmiş. Bu süreçte sözlü olarak aşağılanmış. Polislerin ne söylediğini anlatmadı. Serbest kaldıktan sonra ifadesini alan polislerden biri Yaser’i geri çağırmış. Önceki ifadesinden farklı bir ifade getirilip imzalattırılmış. Muhbirlik yapması söylenmiş. Benimle konuşurken zorlanıyordu, ağlıyordu. Söyledikleri zor anlaşılıyordu. İfadeyi imzalaması konusunda tehdit edildiğini söyledi.”

http://www.karadenizgundem.com/haber/6362–ihd-iskence-iddiasinin-pesini-birakmadi.html

===================================================

Gözaltına alınınca yaşamına son verdi.

Esrar aldığı gerekçesiyle gözaltına alındı. İşkence gördü, hakarete uğradı…

12:19 | 11 Aralık 2010

Gözaltına alınınca intihar etti

Esrar satın aldığı gerekçesiyle gözaltına alındıktan sonra 2 kez ifade veren Onur Yaser Can’ın emniyette işkence gördüğü iddia ediliyor

Genç mimar Onur Yaser Can, 24 Haziran 2010’da yaşamına son verdiğinde henüz 28 yaşındaydı. Resimle, müzikle yakından ilgilenen, hayat dolu bir gencin, kendi elleriyle ölümü tercih etmesi çevresindeki herkesi yıkıma uğrattı.

Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nden (ODTÜ) 2009’da mezun olan Onur’ın yaşamını erken ölümle noktalayan süreç, esrar satın aldığı gerekçesiyle 2 Haziran 2010’da Harbiye’de gözaltına alınmasıyla başladı. İstanbul Narkotik Şube Müdürlüğü ekiplerince gözaltına alınan Onur, arkadaşlarına anlattığına göre, emniyette çırılçıplak soyuldu, yüzü duvara dönük uzun süre bekletildi, yere çökertildi, öksürtüldü. Tokatlandı, hakarete uğradı. Ağlama, çığlık sesleri, polislere yalvaran birileri dinletildi. Serbest bırakıldıktan sonra, telefonla aranarak, ikinci kez emniyete çağrıldı. Telefondaki polis, ilk ifadesinde tarih hatasının olduğunu söylemişti. Onur, 4 Haziran günü ikinci kez emniyette gitti. Bu kez ifadesine bazı eklemeler yapıldı.

Emniyet için muhbirlik yapması istendi. Onur, artık bir avukat tutmaya, olanları ailesine anlatmaya karar vermişti. İkinci ifade nedeniyle başının derde gireceğini düşünüyordu. Avukatı, Yaser Onur’un verdiği ifadeyi almaya gittiğinde zorluk yaşadı. Avukata, Onur’ın yeniden ifadesinin alınacağı söylendi. Onur Yaser Can, üçüncü kez ifadeye gideceği günün akşamında, çırılçıplak bir halde, kendisini oturduğu evin balkonundan attı. O sırada evde arkadaşları da vardı. Onur’un düştüğünü ikinci kattaki bir komşusunun down sendromlu çocuğu gördü. Onur ile son konuşan kişiler Ankara’da yaşayan anne ve babası oldu. Babasını saat 20.24 sıralarında arayan Onur, “Başımda adli sıkıntı var. Telefonda konuşamam” dedi. Annesinden de İstanbul’a gelmelerini istedi. Can ailesi yoldayken, Onur’un balkondan düştüğü, hastanede ameliyata alındığı haberi geldi. Aile saat 03.00 sıralarında İstanbul’a ulaştığında ise Onur vefat etmişti. Can ailesi savcılığa başvurarak, Narkotik Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü görevlileri hakkında “neticesi sebebiyle ağırlaşmış işkence, gö-revi kötüye kullanma, cinsel saldırı” iddiasıyla suç duyurusunda bulundu. Fatih Cumhuriyet Başsavcılığı’nca yürütülen soruşturma ise aradan 5 ayı aşkın bir süre geçtiği halde sonuçlanmadı.

Arkadaşları, Onur’un gözaltına alındıktan sonra yemeden içmeden kesildiğine, ürkek, tedirgin bir halde olduğuna, psikolojisinin bozulduğuna tanık oldu. Arkadaşlarına, “Çırılçıplak uzun süre bekletildim. O şekilde sorgulama yaptılar, küfrettiler” dedi. Başka birileri hakkında ifade vermeye zorlandığını anlattı. Babası ise Yaser’in, ikinci kez ifadeye çağrıldığında loş bir ortama götürüldüğünü, orada acele ettirilerek, korkutularak bütün evrakların yeniden imzalatıldığını söylüyor. “Benim oğlumun bu suç nedeniyle yakalanmasına kadar hiçbir sıkıntısı yoktu. Hayatında polis tarafından sorgulanmamış bir çocuktu” diyen baba, Onur’un üçüncü kez emniyete gitmekten korktuğuna işaret ediyor.

Olanları ağlayarak anlattı

Ölümünden 1 gün önce konuştuğu arkadaşı ise şunları söylüyor: “Bana anlattığına göre 2 hafta kadar önce uyuşturucu ile yakalanmış. Gözaltında çırılçıplak soyulmuş, duvara yaslanması söylenmiş. Bir süre çömeltilerek bekletilmiş. Bu süreçte sözlü olarak aşağılanmış. Polislerin ne söylediğini anlatmadı. Serbest kaldıktan sonra ifadesini alan polislerden biri Yaser’i geri çağırmış. Önceki ifadesinden farklı bir ifade getirilip imzalattırılmış. Muhbirlik yapması söylenmiş. Benimle konuşurken zorlanıyordu, ağlıyordu. Söyledikleri zor anlaşılıyordu. İfadeyi imzalaması konusunda tehdit edildiğini söyledi.”

CUMHURİYET

========================

  It has been claimed that after being questioned twice during detention on grounds of drug purchase, Onur Yaser Can had been tortured by the Police Force.Young architect Onur Yaser Can was only 28 years old when he took his own life on the 24th of June 2010. It was a great shock to everyone who knew this young man, who was very interested in art, music and so full of life.

The process which culminated in the early death of Onur Yaser who graduated from Middle East Technical University (METU) in 2009, began with his being taken under custody on the grounds of purchasing marijuana on the 2nd of June 2010, at Harbiye (Istanbul). Onur had been detained by Istanbul Narcotics Bureau, and according to his friends, in whom he confided, he was disrobed, forced to stand against the wall fully naked and stand up for long periods of time, he was forced squat down on the ground and to cough. He was slapped, insulted. He was forced to listen the voices of people screaming, crying and begging to Police. After his release, he was called back by the Police to give a second statement. The police officer on the phone said that there was a mistype on the date of the first statement. Onur went back to the Police Station on the 4th of June. This time there were some alterations and additions made to his original statement, the most dramatic change came in person rather than on paper as the police asked him to be a narcotics informant.

Troubled by the pressure of blackmail, Onur decided to find a lawyer and told to his family what had happened. He was afraid of getting in trouble due to the second statement. His lawyer had difficulty obtaining the second statement from the police. It was told to his lawyer that Onur had to give another statement. On the night of the day the third statement was to be taken, Onur Yaser Can jumped from the balcony of his apartment, he fell to his death completely naked. His friends were also in the house. A child, living in the second storey saw him fall. The last people who spoke with Onur were his parents. He called his father that day, around 20.24, saying he had some legal problems and could not speak on the phone, asking them come to Istanbul. His parents received the news of his fall while on the way to Istanbul, and by the time they arrived, around 03:00, he was no longer alive. Family filed a criminal complaint about the narcotic police for “aggravated torture, professional misconduct and sexual assault”. The case is being conducted by the Fatih Chief Public Prosecutor’s office and has not been concluded even after 5 months.

His friends had witnessed that after the detention Onur had lost his appetite, was full of fear and anxious, his mental state was deteriorating. He told his friends “I was forced to wait naked for a long time. They questioned me in that manner, swore at me”. He also stated that he was forced to testify about other people. His father said that when Onur was called to testify the second time, he was kept in a dim room and was intimidated. He was forced to sign all the documents in a rush. His father also noted that “My son had no problem until being charged for this action. He was never interrogated by police before and said he was terrified about going to the police station a third time.”

He told what happened while crying

His friend he had talked with the day before his death tells that “according to what he told me he was caught with some marijuana two weeks prior. He was fully undressed and told to stand against a wall and was kept kneeling in that position for a while. During, he was verbally insulted by the police. He did not tell what the police had said to him. After he got released, one of the cops who previously took his statement called him back again. A different statement than the previous one were brought to him and he was threatened to sign it. He was told to be a police informant. He was hardly able to talk with me, he was crying while speaking so it was difficult to understand what he was saying. He said he was threatened to sign the statement”.

Translated from the article published in Turkish newspaper Milliyet:

==================================

Самоубийство после ареста.

Арестованный по обвинению в хранении марихуаны, подвергшийся издевательствам и оскорблениям…

Считается, что, будучи два раза допрошенным в ходе расследования о хранении наркотических веществ, Онур Ясер Джан подвергся издевательствам со стороны полиции.

Молодому архитектору Онуру Ясеру Джану было только 28 лет, когда он лишил себя жизни 24го июня 2010го года. Это стало настоящим потрясением для  всех,  кто знал этого жизнерадостного молодого человека, интересовавшегося искусством и музыкой.

Процесс, завершившийся ранней смертью Онура Ясера, который закончил Средневосточный  Технический университет в 2009ом году, начался с его заключения под стражу по обвинению в хранении марихуаны 2го июня 2010го года в Харбие (Стамбул). Онур был доставлен в Стамбульское отделение по борьбе с наркотиками, и, согласно показаниям его друзей, которым он доверился, его раздели, заставили, будучи абсолютно обнаженным, встать лицом к стене на долгий период времени, затем заставили сесть на пол и откашляться. Его били и оскорбляли. Его вынудили слушать крики, плач и мольбу в соседних помещениях. После освобождения из-под стражи, он был вызван на повторный допрос. Офицер сообщил ему по телефону, что в дате первого допроса была опечатка. Онур вернулся в полицию 4го июня. К этому времени в его показаниях были произведены некоторые изменения и добавления.

Его попросили стать полицейским информатором. Онур решил обратиться к адвокату и рассказал своей семье о случившемся. Из-за нового варианта показаний он начал всерьез опасаться за себя. У его адвоката возникли трудности с получением от полиции  второго варианта показаний. Ему сообщили, что Онуру необходимо дать показания еще раз. Вечером того дня, в который он должен был в третий раз давать показания, Онур Ясер Джан  обнаженным спрыгнул с балкона своей квартиры. Его друзья в это время находились в доме. Ребенок с синдромом Дауна из квартиры на втором этаже стал свидетелем его падения. Последними людьми, с которыми разговаривал Онур, были его родители, проживающие в Анкаре. Он звонил своему отцу в тот день около 20.24, сказал, что у него проблемы с законом, и что он не может говорить по телефону. Он попросил родителей приехать в Стамбул. Они получили известие о его падении и о том, что его увезли в больницу для операции, когда подъезжали к городу, а к моменту их прибытия в 3 часа ночи, их сын уже скончался. Семья Джан оформила официальную жалобу на полицейский отдел по борьбе с наркотиками за «издевательства, превышение официальных полномочий и оскорбления сексуального характера». Дело рассматривается Главным отделением прокуратуры района Фатих и все еще не продвинулось в течение последних 5ти месяцев.

Его друзья свидетельствуют, что после допроса у Онура пропал аппетит, он впал в нервное и тревожное состояние, его психическое здоровье было сильно нарушено. Он рассказал своим друзьям: «Меня заставили ждать обнаженным. Они допрашивали меня и оскорбляли». Он так же утверждал, что его заставили давать показания о других людях. Его отец рассказывает, что когда Онур был вызван для допроса во второй раз, его держали в темной комнате и запугивали. Его заставили спешно подписать все документы. Его отец так же отметил: «У моего сына не было проблем с законом до этого случая. Он никогда не привлекался к уголовной ответственности и был слишком напуган, что бы идти в полицию в третий раз».

Он плакал, когда рассказывал о случившемся.

Друг, с которым Онур разговаривал за день до своей смерти, рассказывает: «Он сказал, что две недели назад был пойман с небольшим количеством марихуаны. Его полностью раздели, сказали облокотиться руками о стену, и некоторое время держали стоящим на коленях в этой позе. Он не рассказал, что полицейские ему говорили. После своего освобождения,  Ясер был снова вызван для допроса. Его заставили подписать другие показания. Ему сказали, что он должен стать полицейским информатором. Он почти не мог говорить, из-за рыданий его слова было сложно разобрать. Он сказал, что его заставили подписать показания».

==================================

Se ha dicho que después de haber sido interrogado dos veces durante la detención en las calles por comprar droga, Onur Yaser Can fue torturado por la fuerza de policía.

El arquitecto Onur Yaser Can solo tenia 28 años cuando se quito la vida el 24 de junio de 2010. Fue un gran shock para todo el mundo que conocía a este joven hombre quien estaba muy interesado en el arte la música y lleno de vida.

El proceso que culminó en la prematura muerte de Onur Yaser Can quien se había graduado en la Middle East Technical University (METU) en 2009, empezó cuando fue llevado en custodia por comprar marihuana en las calles el 2 de junio de 2010 en Harbiye, Estambul. Onur fue detenido por el departamento de narcóticos de Estambul y según sus amigos, en quienes el confiaba, fue desnudado y forzado a estar en frente de una pared totalmente desnudo durante largos periodos de tiempo,  fue forzado a arrodillarse, toser y fue golpeado e insultado. También fue forzado a escuchar las voces de gente gritando, llorando e implorando a la Policía.

Después de liberarlo fue llamado otra vez para prestar una segunda declaración ante la policía. El oficial de Policía en el teléfono dijo que había una incorreción en la fecha de su primera declaración. Onur volvió a la estación de policía el 4 de junio. Esta vez hubo alteraciones y adiciones a su declaración original, el cambio más dramático fue en su persona más que en el papel  ya que el agente de policía le pidió que se convirtiera en un informante para la brigada de narcóticos.

Preocupado por la presión del chantaje, Onur decidió encontrar un abogado y dijo a su familia lo que había pasado. Tenia miedo de meterse en problemas después de su segunda declaración. Su abogado tubo dificultades en obtener esta segunda declaración de parte de la policía. Se dijo a su abogado que Onur debería prestar otra declaración. En la noche anterior al día en que su tercera declaración debía de tomarse, Onur Yaser Can saltó hacia la muerte desde el balcón de su apartamento completamente desnudo. Un niño que vivía en el segundo piso presenció su caída. Las ultimas personas con las que hablo Onur antes de su muerte, fueron sus padres. Llamó a su padre ese día, alrededor de las 20:24, diciendo que tenia algunos problemas legales y que no podía hablar por teléfono, pidiéndoles que fueran a Estambul. Sus padres recibieron la noticia de su muerte cuando todavía se encontraban de camino a Estambul, y al tiempo de su llegada alrededor de las 3:00 AM , él ya no se encontraba con vida. Su familia relleno una queja sobre el comportamiento criminal de la policía de narcóticos por “ tortura agravada, mala conducta profesional y asalto sexual”. El caso esta siendo llevado por el “ Jefe de Fatih ” en la oficina del fiscal y después de 5 meses todavía no ha concluido.

Sus amigos presenciaron que después de la detención de Onur, perdió el apetito, estaba aterrorizado, ansioso y su estado mental se iba deteriorando. El dijo a sus amigos: “Fui forzado a esperar desnudo por largos periodos de tiempo, Me interrogaron así , me insultaron” También apuntó que fue obligado a declarar contra otras personas. Su padre dijo que cuando Onur fue llamado a declarar por segunda vez, fue retenido en una habitación oscura e intimidado. Fue forzado a firmar documentos instantáneamente y su padre también ha declarado: “ Mi hijo nunca tuvo ningún problema hasta que fue acusado por esta acción. Nunca había sido interrogado por la policía antes y dijo que estaba aterrorizado por lo que podía pasarle si volvía a la estación de policía una tercera vez.”

Nos explicó todo esto mientras lloraba.

El amigo con el que habló el día antes de su muerte dice que: “ Por lo que me dijo, él fue cogido con algo de marihuana dos semanas atrás. Estaba totalmente desnudo y le obligaron a que estuviera delante de un muro arrodillado y durante un tiempo fue insultado verbalmente por la policía. No me dijo lo que le había dicho la policía. Después de su liberación,  uno de los policías que le había tomado declaración lo llamó otra vez. Le presentaron una declaración diferente y fue amenazado para que la firmara. Le dijeron que tenia que convertirse en un informante para la policía. El difícilmente pudo hablar conmigo, lloraba tanto que era muy difícil entender que decía. Dijo que fue amenazado para firmar la declaración.”

Traducido de un artículo publicado en un periódico turco.

============================

Si è dichiarato che, dopo essere stato interrogato due volte durante la detenzione per possesso di droga, Onur Yaser Can è stato torturato dalle Forze di Polizia.

Il giovane architetto Onur Yaser Can aveva solo 28 anni quando si è tolto la vita il 24 giugno 2010.

E’ stato un enorme shock per tutti quelli che conoscevano questo ragazzo, che era appassionato di arte, musica e così pieno di vita.

Il processo che è culminato con la morte prematura di Onur Yaser, laureatosi alla Middle East Technical University (METU) nel 2009, è iniziato quando è stato preso in custodia con l’accusa di possesso di marijuana il 2 giugno 2010, ad Harbiye (Istanbul). Onur è stato detenuto negli uffici della Narcotici di Istanbul e, secondo quanto dichiarato dagli amici con cui si è confidato, è stato spogliato, obbligato a mettersi contro il muro completamente nudo ed a rimanere in piedi per lunghi periodi di tempo, è stato costretto ad accovacciarsi per terra ed a tossire. E’ stato schiaffeggiato, insultato. È stato costretto a sentire le voci di persone che urlavano, piangevano ed imploravano la Polizia.

Dopo il suo rilascio, è stato richiamato dalla Polizia per depositare una seconda dichiarazione. L’agente di polizia al telefono gli ha detto che c’era un errore di battitura sulla data della prima dichiarazione. Onur è ritornato alla Stazione di Polizia il 4 giugno. Questa volta c’erano alcune correzioni ed aggiunte alla sua dichiarazione originale, il cambiamento più drammatico è stato sulla persona più che sulla carta dal momento che l’agente di polizia gli ha chiesto di diventare un informatore della narcotici.

Preoccupato dalla pressione delle minacce, Onur ha deciso di trovare un avvocato e ha raccontato alla sua famiglia cosa era successo. Era spaventato di mettersi nei guai a causa della seconda dichiarazione. Il suo avvocato ha avuto difficoltà a farsi rilasciare la seconda dichiarazione dalla polizia. E’ stato detto al suo avvocato che Onur avrebbe dovuto rilasciare un’ulteriore dichiarazione. La notte precedente al giorno in cui la terza dichiarazione doveva essere rilasciata, Onur Yaser Can è saltato dal balcone del suo appartamento, è andato incontro alla sua morte completamente nudo. Anche i suoi amici erano in casa. Un bambino che vive al secondo piano l’ha visto cadere. Le ultime persone che hanno parlato con Onur sono stati i suoi genitori. Ha chiamato suo padre quel giorno, intorno alle 20.24, dicendo che aveva alcuni problemi legali e che non poteva parlare al telefono, chiedendo loro di venire ad Istanbul. I suoi genitori hanno appreso la notizia della sua caduta mentre erano diretti ad Istanbul, e quando sono arrivati, attorno alle 3.00 di notte, non era già più vivo.

La famiglia ha denunciato la polizia della narcotici per “tortura aggravata, inadempienza professionale e violenza sessuale”. Il caso è portato avanti dall’ufficio del Pubblico Ministero Capo di Fatih e dopo 5 mesi non è ancora concluso.

I suoi amici hanno testimoniato che dopo la detenzione Onur aveva perso l’appetito, era pieno di paura ed ansioso, il suo stato mentale stava peggiorando. Ha detto ai suoi amici “sono stato costretto ad attendere nudo per un lungo periodo. Mi hanno interrogato in quello stato, mi hanno imprecato contro”. Ha inoltre dichiarato che è stato obbligato a testimoniare riguardo altre persone. Suo padre ha detto che quando Onur è stato richiamato per testimoniare la seconda volta, è stato tenuto in una stanza buia ed è stato minacciato. È stato costretto a firmare tutti i documenti in fretta. Suo padre ha inoltre notato: “mio figlio non aveva alcun problema fino a quando è stato accusato per questa azione. Non era mai stato interrogato dalla polizia prima e mi disse di essere terrorizzato dal dover tornare alla stazione di polizia per la terza volta”.

Ha raccontato cosa è successo piangendo

L’amico con cui ha parlato il giorno prima della sua morte dice: “secondo quanto mi ha detto, era stato sorpreso due settimane prima con un po’ di marijuana. Era completamente nudo, gli è stato detto di rimanere contro una parete ed è stato tenuto in ginocchio in quella posizione per un po’. Nel frattempo, è stato insultato dalla polizia. Non ha riferito cosa la polizia gli abbia detto. Dopo che è stato rilasciato, uno dei poliziotti che aveva precedentemente preso la sua dichiarazione, l’ha richiamato nuovamente. Gli è stata presentata una dichiarazione diversa dalla precedente e gli è stato imposto di firmarla sotto minaccia. Gli è stato detto di essere un informatore della polizia. Riusciva a parlare a stento con me, mentre parlava stava piangendo ed era difficile capire cosa stesse dicendo. Ha detto che era stato costretto a firmare la dichiarazione sotto minaccia”.

==============================

Översatt från artikel publicerad i turkiska Milliyet:

Det har hävdats att Onur Yaser Can blev torterad av polisen, detta efter att
han häktats för köp av narkotika och förhörts två gånger. Den unga arkitekten
Onur Yaser Can var bara 28 år gammal när han den 24 juni 2010 tog sitt eget
liv. Det kom som en stor chock för alla som kände denna levnadsglada och mycket
konst- och musikintresserade unga man.

Processen som kulminerade i den från METU (Middle East Technical University)
utexaminerade Onur Yasers allt för tidig död, började när han den 2 juni 2010
greps för köp av marijuana i Harbiye (Istanbul). Onur häktades av Istanbuls
narkotikabyrå och blev enligt hans vänner, som han anförtrodde sig åt, avklädd,
tvingad att stå helt naken mot en vägg, att stå upprätt under långa perioder;
tvingad att huka sig på marken och att hosta. Han blev slagen och förolämpad.
Han tvingades lyssna till röster som skrek, grät och bönade till polisen. Efter
att han släppts kallades han igen till polisen för att avge ett andra yttrande.
Polismannen som kontaktade honom per telefon sa att det blivit fel på datumet
på det första uttalandet. Den 4 juni begav sig Onur åter till polisstationen.
Den här gången hade förändringar och tillägg gjorts i hans ursprungliga
yttrande. Den mest dramatiska förändringen kom dock inte på papper, men med att
polisen ville använda honom som angivare.

Onur var oroad av utpressningen och bestämde sig för att skaffa en advokat och
berätta för sin familj vad som hänt. Han var rädd för hamna i knipa på grund av
det andra yttrandet. Hans advokat hade svårt att hos polisen få tillgång detta
yttrande. Det sades till advokaten att Onur skulle behöva avge ännu ett
yttrande. Under natten före dagen då detta skulle ske, hoppade Onur Yaser Can
från sin balkong och störtade naken mot döden. Hans vänner fanns också i huset.
Ett barn som bodde på andra våningen såg honom falla. De sista som talade med
Onur var hans föräldrar. Han hade ringt sin far klockan 20.24 samma kväll och
sagt att han hade några juridiska problem som han inte inte kunde tala om på
telefon, och han bad dem komma till Istanbul. Hans föräldrar medan de var på
väg mot Istanbul höra om Onurs fall, men när de kom fram runt 03.00 var han
inte längre vid liv. Familjen har gjort en brottsanmälan mot narkotikapolisen
för “grov tortyr, tjänstefel och sexuellt övergrepp”. Fallet sköts av Fatihs
överåklagarkontor och har efter fem månader ännu inte slutförts.

Onurs vänner vittnar om hur han efter häktningen tappade aptiten, var fylld av
rädsla och oro; att hans mentala tillstånd hade försämrades. Han berättade för
sina vänner: “Jag tvingades att vänta länge, naken. De frågade ut mig på sånt
där sätt; svor åt mig”. Han sa också att han tvingats vittna mot andra
personer. Onurs far har sagt att Onur, när han för andra gången kallades för
att vittna, hade hållits i ett dunkelt rum och blivit intimiderad av polisen.
Han hade tvingats att hastigt underteckna alla dokumenten. “Min son hade inga
problem tills han blev lastad för det här. Han hade aldrig tidigare blivit
förhörd av polisen, och sa att han var livrädd för att gå till polisstationen
en tredje gång”.

Han berättade gråtande vad som hänt

Vännen som Onur talat med på dagen för sin död säger “enligt vad han sa till
mig hade han blivit gripen med lite marijuana två veckor tidigare. Han blev
helt avklädd, tillsagd att stå mot väggen, och hölls ett tag knästående i den
positionen. Detta medan polisen förolämpade honom. Ha sa aldrig vad polisen
sagt till honom. Efter att han släppts ringde en av poliserna upp honom. Han
gavs ett yttrande annorlunda mot det förra och hotades till att skriva under
det. Man ville ha honom som angivare. Han kunde knappt prata med mig, han grät
medan han talade så det var svårt att förstå vad han sa. Ha sa att han blev
hotad till att skriva under yttrandet.”

=============================================

Hiermit wird festgestellt, dass der junge Architekt Onur Yaser Can nach zweifacher Befragung durch die Polizei, welche aufgrund des Erwerbs von Drogen erfolgte, während dieser Verhöre gefoltert wurde. Er war 28 Jahre alt als er sich daraufhin am 24. Juni 2010 das Leben nahm. Es war ein großer Schock für jeden, der diesen jungen und lebensfrohen Mann, der sehr an Kunst und Musik interessiert war, kannte.

Der Prozess, welcher zum frühen Tod von Onur Yaser Can führte, der 2009 sein Studium an der Middle East Technical Universität (METU) abgeschlossen hat, begann mit seiner Festnahme aufgrund des Kaufs von Marihuana am 2. Juni 2010 in Harbiye (Istanbul). Onur wurde vom Drogendezernat in Istanbul festgenommen. Laut seiner Freunde, denen er sich anvertraute, wurde er gezwungen sich splitternackt für einen langen Zeitraum gegen die Wand zu stellen sowie sich hinzuhocken und dabei zu husten. Er wurde geschlagen, beleidigt und gezwungen den Stimmen von Leuten zuzuhören, die schreiend und weinend die Polizei anflehten. Nach seiner Entlassung wurde er erneut zur Polizei gerufen, um eine zweite Aussage zu machen. Der Polizist am Telefon sagte, dass es zu einem Schreibfehler beim Datum der ersten Aussage gekommen sei. Daraufhin ging Onur am 4. Juni 2010 ein weiteres Mal zu der Polizeistation. Dieses Mal gab es jedoch einige Veränderungen und Zusätze in seiner schriftlichen Originalaussage, die dramatischste Veränderung war jedoch, dass die Polizei ihn zum Drogen-Informanten machen wollte.

Von der Erpressung eingeschüchtert, hat Onur beschlossen sich einen Anwalt zu suchen und erzählte seiner Familie von den Geschehnissen. Er hatte Angst wegen seiner zweiten Aussage Probleme zu bekommen. Sein Anwalt hatte Schwierigkeiten diese zweite Aussage von der Polizei zu erhalten. Dem Anwalt wurde erzählt, das Onur noch eine weitere/ eine dritte Aussage machen solle. In der Nacht bevor er diese dritte Aussage hätte machen sollen, sprang Onur Yaser Can komplett nackt von dem Balkon seiner Wohnung und kam zu Tode. Seine Freunde waren ebenfalls im Haus. Ein Kind, aus dem zweiten Stockwerk sah ihn hinunterfallen. Die letzten Menschen mit denen er geredet hat, waren seine Eltern. Er rief seinen Vater an diesem Tag um 20.24Uhr an und erzählte ihm, dass er einige rechtliche Probleme hat und darüber nicht am Telefon sprechen könnte und bat ihn daher nach Istanbul zu kommen. Seine Eltern erfuhren von seinem Sprung, während sie auf dem Weg nach Istanbul waren. Als sie gegen 3.00Uhr nachts ankamen, war er bereits tot. Die Familie hat daraufhin gegen das Drogendezernat wegen übermäßiger Gewalt/ Folter sowie wegen Amtsmissbrauch und sexueller Übergriffe Anzeige erstattet. Der Fall wurde vom Büro der Staatsanwaltschaft des Bezirks Fatih übernommen aber es wurde auch fünf Monate später noch kein Urteil gefällt.

Seine Freunde können bezeugen, dass Onur nach seiner Inhaftierung seinen Appetit verlor, ängstlich und unruhig war und dass seine mentale Gesundheit nachließ. Er erzählte seinen Freunden: „Ich wurde dazu gezwungen für eine lange Zeit nackt zu warten. Unter diesen Umständen befragten und beschimpften sie mich.” Zusätzlich wurde er gezwungen gegen andere Leute auszusagen. Sein Vater sagte, dass, als Onur zum zweiten Mal zur Aussage gezwungen wurde, er in einem dunklen Raum festgehalten und eingeschüchtert wurde. Sie zwangen ihn dazu all die Dokumente, die ihm vorgelegt wurden in aller Eile zu unterschreiben. Sein Vater bemerkte zusätzlich: „Mein Sohn hatte keinerlei Probleme bis zum Zeitpunkt der Beschuldigung.“ Er war vorher noch nie von der Polizei vernommen worden und er sagte, dass er Angst hatte bei dem Gedanken ein drittes Mal zur Polizeistation gehen zu müssen.

 

Unter Tränen berichtete er über das Geschehene

Sein Freund, mit dem er an dem Tag vor seinem Tod gesprochen hat, erzählte, dass „entsprechend dem was er erzählte, wurde er zwei Wochen vorher mit Marihuana erwischt. Er war vollkommen unbekleidet und ihm wurde befohlen sich gegen die Wand zu stellen und kniend in dieser Position für eine gewisse Zeit zu verharren. Während dieser Zeit wurde er von der Polizei beleidigt. Er hat nicht erzählt was die Polizei genau zu ihm gesagt hat. Nachdem er entlassen wurde, rief ihn erneut einer der Polizisten, der ihn zuvor verhört hatte, an. Eine veränderte Aussage, anstelle der vorherigen, wurde ihm vorgelegt und er wurde unter Drohung gezwungen diese zu unterschreiben. Ihm wurde erzählt, er solle als Polizei-Informant agieren. Er konnte kaum mit mir reden, er weinte während er redete, sodass es schwer zu verstehen war was er sagte. Er sagte, dass er unter Drohung gezwungen wurde die Aussage zu unterschreiben.“

Reklamlar

1 Yorum

  1. engin said,

    15/11/2011 01:39

    onu kızımın arkadaşı olarak sevgilisi ile birlikte edirnede tanıdım..iyi insandı..başka türlü ifade edemiyorum.yaşamayı çok hakediyordu..


Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: